banner94

Fazla ciddiyet sıkmaya başladı artık, konulara birazda mizahi yaklaşmak, şaka yollu girmek ve açıklamak lazım. Hayatın akışı, insanın yapısı, akılın algısı bunu gerektiriyor; bu anlayış eğitim sisteminde de var, yaşadık, biliyoruz. Hafızamıza sinmiş ve hala saygıyla andığımız öğretmen siluetinde hep bu tarz ders işleyen, öğrencilere hep böyle yaklaşan ve ilişki kuran hocalarımız yok mu? Ciddiyetini bozmayan ama şaka yapmasını da bilen… Konusuna hâkim ama anlattığı konuyu latifelerle zenginleştiren… Bundan sonra böyle bir tarz geliştirmek istiyorum yazılarımda; başarabilir miyim, denemek lazım. Denemek başarıya giden tek yol, bu yazım bu yola atacağım ilk adım olsun; hadi hayırlısı.

Son otuz yıldır haber hastası bir toplum olup çıktık, âdete zorlandık buna. Kaza, bela ve ölüm haberleri altüst etti zihnimizi, hayat anlayışımızı değiştirdi. Kötü haber her akşam tez ulaştı haber kanallarından bizlere, yandık, yakıldık, yıkıldık. Yandıkça kavrulduk, kavruldukça acıyla piştik, piştikçe alışkanlığımız oldu acı, keder ve elem… Yıkıla, yıkıla harabeye döndük, viraneleştik. Baykuşlar mesken tutar harabeleri, viraneleri; tüner en kuytu ve izbe köşelerine… Ertesi sabah Baykuşlar gibi duyduklarımız çarpıtarak, abartarak anlattık ona, buna, şuna… O, bu, şu da kendi duyduklarını bize anlattı, bire on, ona bin katarak. Ortaya ne çıktı; yalan, dolan ve yanlış… Sonra ne oldu; unuttuk her şeyi, yeni haberlere kulak açtık, akıl kapımızı doğrulara kapatarak.

Radyonun evlerimize ilk girmeye başladığı yılları arıyorum hafızamda; silik ama oldukça önemli birkaç anı karşılıyor beni. Henüz beş veya altı yaşında olmalıyım ve köyde yaşıyoruz. Yaz ayları, Ankara’da inşaat ustası olarak çalışıyormuş o yıllarda rahmetli babam. O sene inşaat sezon kapanıp köye dönerken, henüz Başkentte bile yeni, yeni yaygınlaşan, koca bataryalı, yuvarlak ve iri pili bir radyoyu, büyük bir heyecan ve gururla kucaklayıp getirmiş… İlk radyo benim evime girdi diye hep övünürdü rahmetli, tabi çocuk aklımla bende. Birde kırmızı renkte, küçük lastik bir top getirmişti; beş kızdan sonra dünyaya gelen tek ve kıymetli oğlu için… Nasıl sevinmiştim; oynamaya kıyamamış, kucaklayıp yatmış, onunla dalmıştım her gece uykuya… öyle anımsıyorum.

İlk günlerde sevinç ve gurur kaynağı olan o koca bataryalı, yuvarlak iri pilli radyo, annem ve ablalarım için işkence olup çıkmıştı birkaç gün içinde. Öğle on üç ajansıyla başlıyordu bu işkence, akşam on dokuz ajansıyla devam ediyordu. Hele “Yurttan Sesler” programını dinlemek için öğleden sonra bizde toplanan köy kadınları ayrı bir dert, ayrı bir meşakkat ve yorgunluk olmuştu. Ergenlik çağına gelmiş genç kızların türkülere eşlik etmeleri annemi çıldırtmaya yetiyordu; ablalarımın tek sevinç ve coşkusu bu olsa da.

Akşam on dokuz ajansını dinlemek için evimize gelenlerin içinde genellikle köy ileri gelenleri oluyordu; çaylar demleniyor, kahveler köpürtülüyordu o hiç sönmeyen ocaktaki odun ateşinde. Annem içinden İllallah derken, gülümsemeyi de ihmal etmiyordu. Ne yapsın kadıncağız, aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık… Komşularını kıramaz, incitemezdi; radyoyu ortadan kaldırması ne mümkün. Hoşuna da gitmiyor değildi hani; o uzaktan, Ankara’dan gelen kibar ve yabancı sesler.

Gelene, gelmeyin, müsait değiliz demek köylük yerinde yapılabilecek en büyük ayıptı; böyle bir mazerette henüz üretilmiş değildi o günlerde. Tek radyonun bizde oluşu da bu gelişlere tek geçerli sebepte olunca, ne ayıp kalıyordu ortalık da, nede müsaade istemek… çal kapıyı, gir içeri. İki arada, bir derede kalmış, ne yapacağını da şaşırmıştı zavallı annem. Onun tabiriyle, gelen çayıyla, kahvesiyle gelse neyse… Bu beklentisi yokluktandı, cimrilikten değil. Varlıkta darlık olmaz, cimrilik olur; artık biliyorum bunu.

Ortalık dağılınca ancak anlayabiliyordum ondaki bu duyguları. Kendi kendine söylenmeye başlıyordu; bazen komşularının anlayışsızlığına kızıyor, bazen babama çıkışıyor, bazen kendi sabrından yakınıyordu. Yaka silkiyor, en son “İllallah” diyerek basıyordu feryadı. Hak verdiği için mi bilemem, babam hep yanan ocağa bakıyor ve susuyordu. Ela gözlerine vuran kızıllıkta gördüğüm o derin ve anlamlı bakış sanıyorum gururdu, ilk ve tek olmanın gururu. Hafızamda taşıdığım silik ama hala babamdan kalma o gururla birlikte huzursuzluğu da taşıdığım anılardan biridir bu anlattıklarım. Nedense kalabalıklar hala tedirgin eder beni, huzursuz olurum. Belki de anneme duyduğum acımadır bu huzursuzluk; ondaki yorgunluğu hala iliklerimde hissetmemdendir bu tedirginliğin sebebi… kim bilir.

Haberlerden dem vurmak isterken hafızam beni nerelere götürdü; Ahmet ÜMİT’ in son kitabı “Sultanı Öldürmek” deki şu cümle çok anlamlı: “Düşünmek hafızayı, tekrar mantığı güçlendirir.” Çabuk unuttuğunu söyleyenler bu sözden kendilerine pay çıkarabilir. Tabi kurduğu cümleler arasında boşluk ve tutarsızlık olduğunu fark edenler de. Düşünüleni tekrar düşünmek, belki de bu boşluk ve tutarsızlığı gidermenin en basit ve kolay yolu. Unutmamak için düşünmek, mantıklı olmak için düşünüleni tekrar düşünmek lazım besbelli. Geçenlerde bir uzman, felsefenin tarifini buna benzer bir şekilde yaptı ve dedi ki: “ İnsan, düşünmesi gereken her şeyi bu güne kadar düşünmüştür; felsefe işte tam burada başlar. Düşünüleni tekrar düşünmek ve geliştirmektir felsefe…” Gelelim asıl meseleye…

Bu yazımın ilk başlangıç tarihi 8 Ekim 2012 pazartesi; zor yazan biriyim, her cümleyi defalarca okur ve değiştiririm. Bu yüzden ne zaman biteceğini tahmin etmem güç… Bu tarihten bir ay, ola ki iki ay geriye gidelim. Terörün azgınlaştığı, her gün şehit haberlerinin karabasan gibi önce zihnimize, sonra gönlümüze çöktüğü ve kararttığı günlere… Eşimle birlikte her sabah; “…bu gün, akşam haberlerini dinlemeyelim” kararını aldığımız günlere… Ne ki, her akşam aklımızı kurcalayan acabalarla haber kanallarını dolaştığımız, şehit haberleriyle sarsıldığımız, kahrolduğumuz ama bir o kadar hayata aşkla bağlandığımız, yüreğimize çöken kin ve nefreti söküp atmaya çalıştığımız günlere… Her haber sonrası eşimde bir gariplik sezdiğim, galiba bir şey soracak diye beklediğim ama her defasında vazgeçtiği günlere… “Bir şey mi?” diyeceksin, “…soracağın bir şey mi var…” demek aklımdan geçtiği halde, ne hikmetse sustuğum veya unuttuğum günlere… Ve bir gün, gözlerine sinmiş o masum ve mahcup bakışıyla şu soruyu bana yönelttiği günlere… “Teröristlerin silah namluları uzun da, bizimkilerin kısa mı?” Ne demek istediği haberlerin veriliş şeklindeydi; anlamıştım bunu. Sonra yine o masum ve mahcup tavrıyla şu soruyu da tereddütler içinde sorduğu günlere… “Teröristlerin ağır silahları var da bizimkilerin yok mu?”

Dakikalarca gülmüştüm bu saflık içinde sorulan iki samimi soruya; ama bir o kadar da acı ve katı gerçeği yüzüme çarptığı içinde sersemlemiştim. Gözlerinden yüzüne yayılan o masum ve mahcup ifadenin yanaklarında pembeleştiği anları hiç unutamam; hiç böyle görmemiştim eşimi. Soru sorabilmenin merak ve heyecanı, yanlış bir söz etmemenin tereddüt ve şüphesiydi bu kızartı ve allık.

“PKK. lı bir grup tarafından, sabaha karşı ……. Karakoluna uzun namlulu silahlarla ateş açıldı; … asker şehit oldu, … yaralı var. vs.”

“ Kalabalık bir terörist grup……. Karakoluna ağır silahlarla saldırdı; … asker şehit oldu, … yaralı var. vs.” Bu şekilde verilen haberlerle sarsılan, kahrolan, yıkılan eşimin aklına “uzun namlulu silahlar” ve “ağır silahlar” takılmış olmalı ki bu iki soruyu soruyor… Çoğu insan gibi bende, bu anlamsız sözleri o ana kadar boşa dinlemiş, fazla dikkat etmemişim meğer. Nasıl cevap verebilirdim ki bu iki masum ama bir o kadar manidar soruya; güldüm, sadece güldüm. Biraz alınır gibi olunca özür dileyerek ciddileştim ve dedim ki; “ …sen benden dikkatli çıktın.” Sonra dilimin döndüğünce anlatmaya çalıştım, düzenli orduyla, terörist yapılanma arasındaki farkı… Can kulağıyla dinler göründü; hep söylerim ya, sizi dinleyenle, dinler görünen arasındaki farkı anlamak için gözlerine bakın. Hatta sözlerinizi anlayanla, anlamayan arasındaki farkı anlamak açısından da önemlidir bu. Eğer gözlerde boşluk varsa, sizi dinlemiyordur karşınızdaki… Gözlerde derinlik var ama bu derinlikte merak ve heyecan yoksa muhatabınız sizi anlamıyordur. Boşa yorulmanın, nefes tüketmenin anlamı yoktur bu durumda. Sohbeti o noktada bırakmak gerekir. Nasıl sevgiyle bakan göz bilinir ve belli olursa, konuşulanı anlayan zihin yapısı da gözlerden belli olur ve bilinir. Baktım ki eşimin günlerdir zihninde yoğurup durduğu sorular bulamaca dönüyor, yaptığım izahtan vazgeçtim. Uzun namlulu silahların soba borusu gibi olmadığını, ağır silahlarında hafriyat yapan dozerlere benzemediğini anlattım bu kere; zihni açıldı, gözleri parladı. Haberlerde neden böyle söylendiğini merak edeceği fikriyle, silahlardaki uzun namluları ve ağır silahları anlattım dilimin döndüğünce. Anladığını söylediyse de, aklında hala bir şekil oluşturamadığı puslu bakışlarından belli oluyordu; bu kadar da olacaktı artık. Kimin aklı net ve puslu değil ki.

Dostluk kurduğum nadir insanlardan biridir Mustafa BAYRAM; kendi halinedir, sakin ve sessiz. Dinlemeyi seven bir yapısı olduğunu herkes bilir; belki de bu yapısıdır dostluk kurmamıza vesile olan. O dinlemeyi, ben konuşmayı severim. O bilmediklerini saklayan oldu hep, ben bildiklerini anlatan ve açıklayan. Aslında bilmediklerin saklayan da değildi Mustafa BAYRAM, hala da öyle… Bilmediklerini sormayandı belki. Benim problemimse öğrendiklerini didikleyen, silkeleyen, açan ve açıkladıkça idrakine yedirmeye çalışan olmamdı ki, biriyle paylaşılmadıkça bu problem bunalım demekti. İşte Mustafa BAYRAM beni bu bunalımdan kurtaran cankurtaran simidiydi ve hala da öyle… Yıllar hep bu minvalde akıp gitti; Merkez Aşağı Cami çay ocağı bu dostluğun mekânı ve şahidi oldu. Her ne kadar son zamanlarda hem içime, hem evime kapanışım, bu dostluğun bir araya gelmesine engel olsa da; akıl ve yürek sıcaklığı hala soğumadı.

Yanına uğradığım bir gün, sohbet derinleşmiş olacak ki; “… terör sorunu nasıl çözülür” diye bir soru yöneltti; yaptığımız sohbetler yıllar içinde biraz değiştirmişti onu, ama hala tutukluk yapıyordu soru sormakta. Hazırlıklı değildim böyle bir soruya; ne böyle bir algı vardı kafamda, ne böyle bir kurgu. “Sorun nasıl başlamışsa öyle çözülür” diyebildim ancak, öyle geçti içimden. “Eğer, terör sorunu diye adlandırılan bir mesele varsa, bunu kim mesele etmiş, kim ortaya çıkarmışsa, o taraf bu meseleyi çözer, bu sorunu ancak o taraf ortadan kaldırır.” Genel bir kanaatti bu dediğim; her hangi bir bilgiye, tecrübeye dayanmıyordu. Nasıl diye sormasına fırsat vermeden bu kanaati izaha ve örneklendirmeye başladım. “Ev halidir; meselesiz aile olur mu?” Gelecek cevap belliydi: “Olmaz elbette.” Verdiği bu cevap üzerine yüklendim akıl algısına; “Meseleyi kim çıkarmışsa, meselenin çıkış sebebini ve çözümünü de o bilir, bilmeli… öyle değil mi?” Yine belliydi gelecek cevap: “Öyle…” Kesintisiz devam ettim; “ Terör sorunu diye ortada dolaşan bir mesele varsa, bu sorunu da Kürtler çıkarmışsa, bu sorunun çıkış sebebini ve çözümünü de onlar bilir; çözüm sorundan ayrı değildir çünkü.” Bu yaklaşım aklına yatsa da, zihnine tam oturmamıştı Mustafa BAYRAM’ ın. “Ama ölen bizim askerimiz, bizim polisimiz… ağlayan, kahrolan biziz” diye gayrı ihtiyari söylendi. Yaklaşımı doğruydu; “ …sorun çıkaranı yıprattığı kadar, muhatabını da yıpratır, canını acıtır. Bir örnek; farzı muhal, bir iki gündür eşimizde veya aile fertlerimizin birinde bir tuhaflık, bir durgunluk var; fark ederiz değil mi?” Özel konulara gireceğimi sanmış olacak ki, şöyle bir kıpırdandı. “Elbette, herkes fark eder” dedi, birileri duyacakmış gibi de sesini kıstı. “Bu tuhaflığa, bu durgunluğa mesele veya sorun dersek, bunu en iyi bilen, ortaya koyacak olan kimdir. Elbette eşimiz veya o aile ferdi; alındığı, kırıldığı veya darıldığı hususun nasıl halledileceğini, gönlünün nasıl alınacağını da o bilir, bilmeli. Meselesi olan veya mesele çıkaran bunu da düşünür, düşünmeli. Duyduğum ve hoşuma giden bir yaklaşım var; durduramayacağınız kavgayı başlatmayın.” Doğru anlamında boyun büktü Mustafa BAYRAM. “O zaman Kürtler neyi mesele veya sorun yaptıklarını net ve doğru bir biçimde ortaya koymadıkça, nasıl ikna ve memnun edileceklerini dile getirmedikçe bu sorun çözülmez. Diyelim ki alındıkları, kırıldıkları, darıldıkları her şeyi anlattılar, yeter mi bu? Asla ve kat ha yetmez, ne yapılması gerektiğini de açık ve net bir şekilde ortaya koymaları gerekir.” Boğazım kurumuştu, yanımızdan geçen garsona seslendim: “İki çay…” ve devam ettim.

“Evliliklerde olduğu gibi, eğer niyetleri ayrılmaksa, bu kararlarını açıkça dile getirmeleri, daha fazla zaman ve can kaybına sebep olmamalıları gerekir. Sonra her ayrılık kararı, her evlilik için geçerli değildir. Hadi ayrılalım demekle iş bitmez, bazen ayrılık kararları kopmaz bütünleşmelere vesile olur. Aşk, ayrılık veya ayrılık kararlarında ortaya çıkan duygu tekliğidir; sevgiyi yoğunlaştırır, bağlılığı sadakate çevirir ayrılık. Hasret büyütür dostluğu, dosta hürmeti; sorunlardır gerçek dostluğu veya birlikteliği ortaya çıkaran. Gerçek dost kara günde belli olmaz mı? Kürtlerle bizim dostluk boyuna getirdiğimiz birliktelik asırlara yayıldı, tarihe sindi. Bazen uzun ve kalıcı birliktelikleri alışkanlık haline getirebilir zaman; ortaya çıkan küçük sorun ve meseleler böyle bir birlikteliği bozar gibi görünebilir zaman içinde. Ne ki, iç içe geçmiş dostları ayırmaz bu küçük ve anlamsız sarsıntılar, ayrılık kararları; sadece korkutur. Taha AKYOL’ un anlatımıyla böyle dostluk ve birlikteliklerde ayrılma olmaz, olursa da bu ayrılık değil yırtılmadır. Yırtılarak ayrılanlar asla iki parça haline gelemez, iki yarım bile olamazlar. Nerede görülmüş bir bütünden ayrılan iki yarımın zaman içinde iki bütün oluşturduğu. Yarım, hep yarım olarak kalır; yarım kalanın da yarını olmaz. Çürür, erir, kaybolur gider zaman içinde. Şunu da bilmeliyiz, sökülen tekrar dikilir; bölünen istenirse birleşir, ama ne yırtılan tekrar dikilir, ne parçalanan bir araya gelebilir. Terör, bölmeye çalışmaz parçalar; ayırmaya uğraşmaz yırtar. Bölücü terör demek yerine parçalayan ve yırtan demek doğru olur.”

Sohbetin tam burasında çaylar geldi; şekerleri atıp karıştırırken zihnim arı kovanına dönmüştü; zor görünüyordu doğru sözü bulmak, doğru cümleyi kurmak. Sonra ben hangi cesaretle bu konulara giriyor ve yorumlarda bulunuyordum ki… Ne terörün yurt edindiği o bölgede yaşamıştım, nede o bölge insanı hakkında gerçeğe dayalı bir bilgim vardı. Hele terör denen kavramı ne tahlil etmiş bir uzman, ne bu belayı birebir yaşamış bir insandım. Nasıl bu kadar pervasız konuşabiliyor, bu derece ince detaylarda akıl yürütebiliyordum… nasıl!.. Çayımdan ağzımı yakan iri bir yudum çektim bu düşüncelerle. Nasıl olsa yanlışlarını yakalayan, doğru sözlerini alkışlayan yok, çay ocağının bulunduğu cami terası da geniş; savur bakalım aklına gelen ne varsa… Aklında dudağı vardır ve güler; akıl dudağımdaki gülüş, tebessüm olarak ağız dudağıma indi mi bilemiyorum, ama çayımı içerken aklım çokça güldü bu düşüncelerle.

“Terör, ne bir halkın diğer bir halkla, nede bir etnik grubun bağlı bulunduğu devletle savaşı olamaz; başka devletlerin kendi çıkar ve menfaatleri için, halk ve hak arama adına yaptıkları gizli ve kirli savaşın adı olabilir ancak. Belli bir etnik grup adına yapılır ki, o halk terörün yanında olsun; hak arama kılıfı giydirilir ki, terör meşruiyet kazansın.” Bu sözleri arı kovanına dönmüş zihnimde zor buldum, hayli zorlandım bu cümleyi kurmak için. “ Devlet, sorun çözme kabiliyeti kazanmış güç ve otoritenin adıdır; terörse, devletin sorun çözme kabiliyetini felç etmek için ortaya çıkan veya çıkarılan kavga, anarşi, şiddet ve kaos…” Diye devam ederken, çayın insan damağından dimağına yayılan uyarıcı etkisine şahit oldum. İzzetle, lezzet arasındaki fark ve bağlantı da bu olsa gerek. İki ayrı kavram gibi görünebilir bu iki kelime, aslında aynı bünyede birleşince birbirini tamamlayan iki unsur… İzzet, insanda var olması gereken şeref ve onurun, hal, hareket ve davranış olarak insanda yücelmesi; her nimetin içinde var olan, o nimete kimlik ve nitelik kazandıran tat veya aroma ise lezzet. İşte, nimette yücelenle, insanda yücelen bir araya geliyor; nerede, insan bünyesinde… Dışta olanla, içte olanın birleşmesiyle ortaya çıkıyor izzet ve lezzet. İzzeti lezzet, lezzeti izzet haline getirmek insan olmaktır. Biri damak yoluyla alınırken, diğeri dimağ yoluyla algılanıyor ve yaşanıyor. Ilıyan çayımdan yine iri bir yudum çektim; önce damağımda lezzet oldu, sonra dimağıma yolladım izzet-i ikram olsun diye.

“Terörü durdurmak ve ortadan kaldırmak için, önce sorun çözücü olmak lazım; yani dimağ sahibi. İçten gelenle, dıştan geleni önce tespit, sonra analiz, daha sonra dimağa göndererek çözümlemek… Dimağda çözümlenmeyenin, zeminde halli mümkün mü? Hiçbir sorun çözümden bağımsız değildir; her sorun çözümünü de içinde barındırır. O zaman soruna fazla boyut kazandırarak içinden çıkılmaz hale getirmek yerine, sorun sahibine söz vermek ve anlat demek yeterli. Anlat ve iste… Geçen gün Besim TİBUK’ un bir röportajı yayınlandı; aynen olmasa da şöyle demiş. “Kendi elimizle bir Kürt devleti kursak ve bunu isteyen kesime teslim etsek, bunu önce PKK kabul etmez. Ola ki teslim alan birileri çıksın, üç yıla kalmaz ya lağvederler bu devleti, ya geri verirler.” Dedim ve çayımın son yudumunu damağımda lezzet haline getirmeye çalıştım. “Dağda hayat bulan ovada yaşayamaz. Silahı varlık sebebi yapanın muhatabı kurşundur. Var mı ötesi… PKK bunu bildiği için her çözüm arayışını kanla bozuyor, her olumlu teklifi sabote ediyor. Kürt halkı bunu biliyor artık; PKK yı halkın dimağında sorun haline getirirsek, Kürt halkı bu soruna çözüm bulur. Oysa bu güne kadar o dimağa bu sorun hiç sokulmadı; terörist avına çıkıldı. Devlet acımasız avcı olarak girdi o dimağa ve sorun çözme kabiliyetini kaybetti.” (Devam edecek…)


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner83

banner26