banner94
  Bu yazıyı zihnimde kurgulayalı epey oldu; ihmal denen bir bahaneye sığındım ve geciktirdim… özür dilerim. Kızılcahamam-Çamlıdere Eğitim ve Sosyal Yardımlaşma Vakfı’nın (ESYAV) Ekim-Kasım-Aralık 2011 aylarına ait bülteni bir ay zaman önce elime geçti… ve okudum. Okumak çeşitli şekilde ve anlayışta oluyormuş, ilk defa denedim; okuyor görünmek için okumak, okudum demek için okumak, eksik bulmak ve eleştirmek için okumak, en önemlisi anlamak ve öğrenmek için okumak. İlk okumam şöyle bir gözden geçirmek oldu. Bir gün sonra eksik bulmak ve eleştirmek için okudum… sonra öğrenmek ve anlamak için; ortaya ne çıktı… anlatayım. 
       Başlığı “Yöremizin yetiştirdiği ilim adamlarından MAMACIZÂDE OSMAN NURİ BİLGİN” olan ve bu merhumun hayatını konu alan yazı ilgimi çekti. Yazıyı bitirdiğimde aklımdan bu yazının başlığına şerh düşmek geçti: “Âlimi ne yöreler yetiştirir, ne başka bir âlim… bilgi donatır, ilim yetiştirir.” Âlim, talebe yetiştiren değil, ilme talebe olandır. Muallimle, Âlimi karıştırmamak lazım… Âlim, ilim yolunda ilerledikçe cahilliğinin farkına varandır; muallim talebe yetiştiren. Yazıda anlatılanlar bu felsefeye uyuyor mu? Bunu tartışmam… tartışamam. Sadece şunu söyleyebilirim; başlık şöyle olabilirdi… bence: “Yöremiz ilim adamlarından…” 
      Hele ki, Âlimlikle, bilim adamlığı, bilge ve bilgili insan çok farklı kavramlar; her bilim adamı, her bilge ve bilgili insan Âlim değildir. Bilim adamı belli bir konuda kendisini yetiştirmiş insandır… bilge veya bilgili insansa akıl açlığı çeken, eriştiği her bilgiyle bu açlığı giderendir. Âlimin tarif ve tanımında daha değişik unsur ve faaliyetler var. Âlim, âlemden haberdardır; kâinattan, hadisattan, varlık ve eşyadan, en önemlisi kendinden haberdar olan, ilmi hikmetleriyle öğrenen ve de öğretendir. Hani Yunus Emre diyor ya: “İlim, ilim bilmektir… İlim kendin bilmektir… Sen kendini bilmezsin… Bu nice okumaktır.” Âlimlik üzerine kurduğum bu cümleler yanlış anlaşılmasın, benim iddiam her bilim adamına, bilge veya bilgili insana Âlim sıfatının yakıştırılmaması; çünkü böyle bir konumlandırma MAMACIZÂDE OSMAN NURİ BİLGİN gibi önemli şahsiyetlere zarar verdiği gibi, zihin kodlarımızı bozmakta, algı gücümüzü zayıflatmakta. Bu yapılan kusur mu? Hayır… Eksik mi? Hayır… Ne öyleyse; manada maksat aramamak…
      Yayın Koordinatörü Sırrı ER’ in Kızılcahamam Kaymakamı Mustafa ÇİT’ le yaptığı söyleşiyi okumayı en sona bıraktım; genel bir kanıdır, devlet memurları söylenmesi gerekeni değil, mevzuata uygun olanı söyler… sona bırakmam belki de bu yüzdendi.
     Kaymakam Mustafa ÇİT’ in en önemli ve çarpıcı sözü şu olmalı ki, manşete çekilmiş: “Kızılcahamam-Çamlıdere Jeopark Projesini çok önemsiyoruz.” Bu söze de şerh düşmeli miyim? Neden olmasın… hadi düşeyim: “Önemli olan önemsenmez, önemsenen de önemli değildir.” Neden böyle… insan muhayyilesinde tasarladığı şeyi önemser; yani tasarıyı. Tasarı hayata geçme ihtimali olan ama üzerinde tereddütler de bulunan önerilerdir. Projenin anlamına gelince bunu da farklı yorumlamak mümkün; zihinde beliren tasarının kâğıt üzerine geçirilmiş şekli veya maket haline getirilmiş biçimi denebilir. Daha açıkçası yapım aşamasına gelmiş taslak demek. Acaba Kaymakam Mustafa ÇİT bu hususları bildiği için mi önemsiyoruz demiştir. Niyet okumak gibi bir marifetim yok ama: “…önemli buluyoruz.” dememesi de ilginç.
       Hayati değeri olan her şey insan için önemlidir; yani elzem. Sanıyorum Jeopark projesi hala bir tasarı, bu yüzden önemseniyor; yani başarısız olabilir… vazgeçilme ihtimali de var gibi. Eğer bu proje hayati değere sahip olsaydı elzem olur ve önemli bulunurdu. Önemli olanda başarı kesindir, vazgeçilme ihtimali de yoktur.
       KBRT de çalıştığım yıllarda yaşadığım bölgeyi önce tanımak, sonra tanıtmak amacıyla doksana yakın köye gitmemiş, önem verdiğim veya önemli bulduğum her konuyu, her eseri ve her bilgi sahibi insanı ekrana taşımamış olsaydım bende bu projeyi önemser, hatta önemli bulurdum… bulabilirdim. Hafızamda hala tazeliğini koruyan bilgiler ışığında bu projeye bakıyorum, hararetle yapılan tanıtımlarını izliyorum ve üzülüyorum. Bu konuda geniş kapsamlı bir yazı da yazdım; tabiatın bize sunduğu bu doğal yapılar, geçmişten hatıra bu tarihi eserler böyle kalmasın, öyle başıboş bırakılmasın ama bu kadar da abartılmasın dedim. Hani bir halk tabiri var ya: “Sakalım yok ki, sözüm dinlensin.” Kirli diye tabir edilen sakalım da var ama her ne hikmetse sözüm dinlenmiyor. Veya dinlenecek kadar önemli söz edemiyorum besbelli.
      Geçen günlerin birinde, Kızılcahamam’da görev yapan bir banka müdürüyle bu konuyu konuşuyorduk… dedi ki: “… Tunus’a gitmiştim, hep sözü edilen KARTACA Harabelerini görmek istedim ve gittim… öbek, öbek taş yığınlarından başka bir şey yoktu… hayal kırıklığına uğradım.”
Demek ki; gereksiz reklâmın, fazla abartının tarihe ve tarihi eserlere bile zararı oluyor. İnsan zihninde göçükler meydana getiriyor.    
        Hayatın tek ve vazgeçilmez kaynağı insandır. Bu kaynağı tek ve vazgeçilmez yapan akıldır; doğal kaynak ve imkânları önerileriyle akıl ortaya çıkarır… plan, proje ve tasarı haline getirir. Jeopark Projesini aklı melekelerimi, yarım asrı geçen yöre insanı olmanın tecrübeleriyle inceliyor ve değerlendiriyor; ortaya çıkan şu... Haddinden fazla abartı var, gereksiz yere köpürtülüyor, birileri tarafından da şişirilmekte… ama neden? Hiç kimse kusura bakmasın; Soğuksu Piknik alanında mangal yakmak, şerefe kadeh kaldırmak dururken; akademisyenleri, doğal ve tarihi yapılara karşı haddinden fazla meraklı olanları ve define arayıcılarını tenzih ediyorum; yolu, izi olmadığı için henüz çıkılamayan Alicin Deresindeki Manastıra kimse gitmez, tırmanmaya kalkmaz, eski tabirle temaşa bile etmez… Hele ki, Milli Park içinde olan fosil ağaçla üç kişi bile ilgilenmez. Acı bir gerçek, birkaç taş yığınından ibaret Abacı Peribacalarını, dar bir alanda ortaya çıkan Bazalt Sütunlarını hayranlıkla seyretmek gibi bir alışkanlık zihin kodlarımızda yok... şimdilik unutun bunları. Kaymakam Mustafa ÇIT’ in bu projeyi önemli bulmaması, önemsiyor olması bu yüzden mi bilemem… benim dikkatimi çeken “Kızılcahamam -Çamlıdere Jeopark projesini çok önemli ve hayati buluyoruz.” Dememiş olması. Kusur mu? Hayır… Eksik mi? Hayır… Peki ne… sözü manada yoğurmamak. Söz manada yoğrulursa insan zihni daha çabuk ve kolay kavrar… hemen anlarız. 
       Hoşlanmak ve sevmek iki kelime… anlam yakınlığı da var gibi; özlemek ve hasret gibi. Ne ki, ne dilde, ne gönülde, nede işleyen ve seçici akılda bu kelimeler aynı anlama gelmez… aynı anlamı vererek kullanmaya kalkmakta yanlış olur. Önemsemekle, önemli bulmak arasındaki farkta böyle bir şey… küçük bir bilgi…
       Yine bu söyleşiyi okudukça ilginç ve çarpıcı cümlelerle karşılaşıyorum; Kaymakam Mustafa ÇİT bu proje için diyor ki: “Bu hafta Almanya’daki bu konu ilgili profesörler, belediye yetkilileri, 8 kişilik bir ekip geldi. Çamlıdere ve Kızılcahamam Kaymakamları, Belediye Başkanlarımız, Ankara Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Dekanımız, diğer yetkililer iki gün yuvarlak masa toplantısı yaptık. Çok faydalı oldu. Gelecek yılın Nisan ayında bizler de Almanya’ya gidip orada toplanacağız ve bu çalışmalara devam edeceğiz. Burada güzergâhlar gezildi, sit alanları gezildi çok mutlu ve memnun oldular. Burada müthiş kaynaklar ve imkânlar var, siz bunlara sahipsiniz dediler.” Mustafa ÇİT devam ediyor: “Ankara’mızın 4 milyon civarında nüfusu var. Onda birini buraya, jeoparkımıza çekersek bu bile muhteşem bir şey olur ilçemiz için.” Diyor ve benim nutkum tutuluyor. Mantıktan çıkan kelimeler mântûka gelir, mântûk bu kelimeleri önce süzer ve ayıklar, sonra sıraya sokar ve anlam verir; nutuk olur… söze dönüşür. Ne ki, bu sözler karşısında benim mantığım dengesini kaybetti ve sustu, mântûkum anlam vermek şöyle dursun sıraya bile sokamadı… Tabiî ki ardından nutkum tutuldu… ağız kuruluğum cabası. 
        Kızılcahamam ve Çamlıdere’de ki doğal yapıları ve tarihi eserleri değerlendirmek için Almanya’dan profesörler, belediye yetkilileri, 8 kişilik ekip geliyor… nereye Kızılcahamam’a. İki gün süren yuvarlak masa toplantısı yapılıyor ve bu insanlar çok memnun oluyorlar… hayret! Gelecek yıl, sanıyorum 2012 yılı Nisan ayında bizim yetkililer de Almanya’ya gideceklermiş… oh ne ala. Ne demiş bu gelen zatı muhteremler; Kızılcahamam ve Çamlıdere’de müthiş kaynaklar ve imkanlar var, siz bunlara sahipsiniz… şükür hem bölgemizi, hem de kaynak ve imkanlarımızı öğrenmiş olduk. 
       Ne olur yapmayın, ne olur zekâ seviyemizi test eder gibi böyle sözler sarf etmeyin… açıklamalarda bulunmayın. Başta termal, maden ve kaynak sular, sonra doğal ve bozulmamış bir çevre, buna bağlı temiz hava ve bol güneşten başka ne kaynağımız var, ne imkânımız. Sonra ne kadar ayıp, sahip olduğumuz kaynak ve imkânları yabancı birileri gelip bizlere gösteriyor, övgülerle tanıtıyor ve biz buna seviniyoruz… mutlu oluyoruz. Soruyorum: Almanya’ya gidince bizim yetkililerde Almanlara, onların henüz görmediği, gözden kaçırıp keşfedemediği müthiş kaynak ve imkânları gösterecekler mi? Böyle bir laf etmeye kalkacaklar mı? Almanlar buna ne der, bunu nasıl karşılar… düşünmek bile istemiyorum.
        1960 yıllı yılların başında “Acı Vatan” olarak adlandırdığımız, dert ve hasret kokan türküler yaktığımız Almanya’ya işçi göndermeye başlamıştık. O yıllarda bizim gibi birçok ülke ve Japonlarda işçi göndermiş; bir farkla… Bizim gönderdiğimiz işçiler bilinçli ve kalifiye değil, Japon işçiler hem bilinçli, hem kalifiye… Bizim gönderdiğimiz insanlar ne iş verilmişse onu yapmışlar, para biriktirmek için canhıraş çalışmışlar. Japonlar iki ay içinde işi öğrenmişler, sonra iş üreten makineler hakkında bilgi edinmişler. Daha sonra çalıştıkları fabrikanın sistemini çözmüşler, teknolojik veri ve datalara ulaşmaya başlamışlar. Elde ettikleri bilgi, veri ve dataları da değişik yollarla ülkelerine göndermişler. Bunu fark eden Almanlar bir gecede bütün Japon işçileri sınır dışı etmiş. 
       Batı kültür ve medeniyetinde, batılı insanın akıl yapısı ve zihniyetinde almadan vermek yoktur; hatta vermek hiç yoktur. Önce alırlar, sonra isterlerse verirler… hele ki Türklere. Kızılcahamam ve Çamlıdere’ de bulunan o müthiş kaynak ve imkânlarda Almanların ne gibi bir çıkar ve menfaati olabilir… veya vardır. Önce bunları düşünelim, sonra Almanların gelişlerine ve böyle müthiş laf edişlerine sevinelim… mutlu olalım. Ülkemizin AB ye girme çabaları malum ve nerdeyse yarım asrı geçti. Bu üyeliğe hep karşı çıkan, engel olan ülkelerden birisi değil mi Almanya. Hidayete mi erdiler ki, Kızılcahamam ve Çamlıdere’nin doğal ve tarihi eserlerini bu günlerde müthiş buluyor, ilgileri artıyor ve bize yardım etmeye kalkıyorlar. Bu müthiş kaynak ve imkânlar dün yok muydu, bugün mü ortaya çıktı. Sadece kişisel bir merak, belki de endişe… şüphe ve vehim değil. Elbette Kaymakamlar, Belediye Başkanları daha iyisini bilir… bilmeli. Yönetici bilendir; bilmeden kitleleri yönetmek mümkün mü?
       Kaymakam Mustafa ÇİT’ in, bu projeyle 4 milyona yaklaşan Ankara nüfusunun onda birini bu bölgeye çekme hayali var ya; muhakeme ve murakabe gücüme zarar verdi dersem yalan olmaz. Yahu dersem ayıp mı olur; zaten Ankara nüfusunun onda biri Kızılcahamam ve Çamlıdere’ li… bu bölgeden göç etmiş insanlar. Ve zaten bu insanların yöreyle yakın ilişkileri var ve hiç kesilmemiş. Hatta kapı komşularını, arkadaşlarını, dostlarını bu bölgeye getirecek kadar da bu insanlar memleket sevdalı. Yıllardır bu böyle devam etti ve de edecek… yapımız bu.
      Ankara nüfusunun onda biri 400 bin eder; Kızılcahamam ve Çamlıdere’den göç ederek Ankara’ya yerleşen insan sayısı da tahmini bu kadar veya biraz daha fazla. Hedef kitle eğer bu sayıya tekabül ediyorsa, Kaymakam Bey hayalini tekrar gözden geçirmeli. Sanıyorum bu durum kendisine doğru anlatılmamış veya doğru bilgi edinememiş.   
     Yazdıklarım Kaymakam Mustafa ÇİT’ i kızdırmasın, kendisini tanımıyorum ama halim- selim biri olduğunu duydum. Bir insanın halim-selim olması için, önce celalli ve öfkeli olması gerekmez mi… öyle olmalı. Ani çıkışlarını engelleyen insanlara halim insan deriz; bu da selim akılla yapılır. Sinirleri alınmış gibi yaşayan bir insana halim- selim denmez ki… bir şey denir ama ne?
       Barış, savaşı göze alanlar tarafından tesis edilir… hayata katılır. Savaşı ordulardan önce siyasetçiler, politika üretenler yapar; iş adamları, yatırımcılar ve ekonomistler geliştirir. Kültür, sanat ve edebiyat olarak ortaya çıkar ve toplumlara sirayet eder. Bilgi, teknoloji ve strateji cephesinde üstünlük sağlar… çare kalmazsa son noktayı ordular koyar. Turizm barışta yapılan ekonomik savaşın en zayıf halkasıdır… tekstil buna dahil. Ne anlama gelir bu, turizm tercih demektir; insanlar bugün tercih ettiklerini, yarın etmeye bilir. Ülkelerin kaderi tercihe bırakılamayacak kadar önemlidir; bölgelerin, yörelerin, hatta insanların kaderleri de. 
       Yunanistan başta, İtalya, İspanya gibi turizmi geçim kaynağı gören, ekonomilerini de turizm bağlayan ülkelerin hali ortada. Bazı ekonomistler ve onlara uyan siyasetçiler, yıllarca bize hep bu ülkeleri örnek göstermediler mi? Turizm için bacasız fabrikadır demediler mi? Şunu artık görmeliyiz; dünya yeni ve farklı bir yapılanmanın içinde. Bu yeni yapılanma akıl öncelikli ve merhamet eksenli olacak. Aklın üretimi fikir, merhametin faaliyet alanı sosyal yardımlaşma ve dayanışmadır. Adaleti nereye koyacağız diyenler olacaktır… olmalı da. Adalet, akıl ve vicdanın kurallar ve müeyyidelerle hayata uyarlanması ve uygulanması değil mi? Bu da küçük bir bilgi…
       Akıl başkalarının tercihleriyle gelişmez, sınırlarını genişletemez… böyle bir durumda akıl düşünce yoksunudur, fikir üretemez. Merhamet insanın özünde var olan bir yapı, bu yapı vicdani kanaatler ve faaliyetler olarak yaşama katkı sağlar, hayatı yaşanır hale getirir. Turizm merhamet üzerine kurulmaz ve kurgulanmaz… alış- veriş düzeni içinde işler. Sosyal yapı bu anlayışta bozulur; yardımlaşma ve dayanışma yerine müşteri memnuniyeti ve kâr ağırlık bir düzen gelir. İnsan hakları ötelenir, alış-veriş, kâr ve döviz girdisi önem kazanır. Akıl üretkenliğini ve seçiciliğini yitirir, vicdan insan unutkanlığının tozlu deposuna kaldırılır.
        Şuna da vurgu yapmak istiyorum; kendi tercihleriyle düşünen bir akıla sahibi olmadıkça, ne tarzımız olur, nede tavrımız. Tarzı ve tavrı olmayanın kendisine ve topluma hayrı yoktur… idrak kabiliyeti gelişmez, derinleşmez de. Oysa hayat idraki olanlara kendini açar ve okutur; farklı olanlara ve farklılıklara anlam yükler ve değer verir. Taklitten, taassuptan ve tefrikadan ancak böyle kurtulur insan… tabi toplumlar da.
       Hep andığımız, hatıralarını yad ettiğimiz Mustafa Kemal ATATÜRK ün bıraktığı fikri miraslar arasında bir anı, buna bağlı bir söz var ki, turizmi umut görenlere ders niteliğinde. ATATÜRK herhangi bir misafirini ağırlamakta; masaya servis yapan garsonun ayağı takılır, elinde tuttuğu yiyecek ve içecekler konuğun üstüne dökülür. ATATÜRK konuğuna döner ve şöyle der: “Bu millete her şeyi öğrettim ama uşaklığı asla…” kıssadan hisse. 
       Yazdıklarımdan şu anlam çıkarılmasın… turizmi terk edelim, tesisleri kapatalım. Hayır… böyle bir düşüncenin içinde değilim. Anlatmak istediğim turizm ve tekstil ekonomik gelişmenin motoru olamaz… umut bağlanmaz. Güçlü Türkiye sloganı turizmle, tekstille hayatiyet kazanmaz. Peki ne yapmak lazım, Kızılcahamam-Çamlıdere halkı nasıl geçinsin, nasıl bir ekonomik yapılanmanın içine girsin ve geçimini sağlasın. Burada dünyaya bakmalıyız; güçlü ve gelişmiş ülkeler, marka şehirler ne yapıyor. Taklit etmek için değil, durumumuzu tespit için yapmalıyız bunu. 
       İnsanlık geçinmek, gelişmek ve gücü elde etme adına birçok sistem geliştirdi, akıl almaz stratejik oyunların içine girdi. Geldiğimiz nokta kaos oldu, kan, gözyaşı ve acı oldu. Ne çok şey öğrendik geçen zaman içinde; rejim ve kurulu düzen adına bizden gizlenen bir şey vardı ve biz bunu seziyorduk… insandı bu. İnsanın kendisini bulması ve bilmesi için önce haklarını bilmesi ve öğrenmesi gerekir. Bu yüzden insan, hakları gasp edilerek insandan saklandı. Artık insanlık kendini arıyor… Tunus’ da aradı, Mısır’da aradı, Libya’da aradı, şimdilerde Suriye’de arıyor. Ne ki,  yine araya o insanı gizleyen, bulunmasını istemeyen güçler giriyor. Bu güçleri oluşturan da insan, fakat insan o ülkelerde de kendini aramaya başladı. Amerika’daki WALL STREET eylemleri buna işaret. 
        1980 li yıllardı; Mersin’de yaşayan ablamı ziyarete gidiyordum. Koltuk arkadaşım oldukça yaşlı görünen birisiydi. Otobüs yolculuğunda uyuyamam, bu yüzden yanıma mutlaka bir kitap alır, okumaya çalışırım. Otobüs hareket ettikten bir müddet sonra terminalden aldığım kitabı okumaya başladım. Koltuk arkadaşım bu halimi beğenmiş olacak ki: “Sizden başka otobüste kitap okuyan yok” diye bir laf attı ortaya. Gayrı ihtiyari hafifçe doğrulup baktım, yolcuların çoğu uyumuştu bile. Kitabı bırakıp oldukça yaşlı görünen bu arkadaşla konuşmaya başladım. Hukuk Fakültesini bitirmiş baba evine dönüyordu. Ailesi Diyarbakır’dan birkaç yıl önce Mersin’e göç etmiş. Kendi tabiri; dokuz çocuklu bir ailenin en ortada olanı… yani beşinci çocuk. Mersin’e Diyarbakır’ın bir dağ köyünden kalkıp gelmişler; ilkokulu o dağ köyünde bitirince babası şöyle demiş: “Çoban olmak istiyorsan işte sürü, okumak ve adam olma istiyorsan işte yol… git ve oku.” Arkadaş o dağ köyünden tek başına ve tek gaye ile gelmiş koca şehirlere… okumak ve adam olmak için. Yaşı 24 idi, oldukça yaşlı görünüyordu ama başarmıştı. Zahmet yıpratır, başarı dinç tutar. Ben ona göre çok gençtim fakat hayatımda hiçbir başarı yoktu… içim boş ve kuruydu.
       Kızılcahamam’da okuyan gençlerin burada açılacak yüksek okulda tahsillerini tamamlaması, yine burada mevcut turizm tesislerinde istihdam edilmesi fikri bazı yetkililerin zihniyetinde mevcut. Buna halk tabiriyle cevap vermek lazım: “Kütüğü dibinde yetişenden hayır gelmez…” Bırakın okumak isteyen gençleri, istedikleri okula gitsinler, zahmet çeksinler, belleri bükülsün, saçları ağarsın. Bizim onlara tek tavsiyemiz olsun: “Okumak anlamaktır, anlamak yaşamaktır… yaşamaksa adam olmak, topluma yararlı olmaktır. Gidin ve okuyun… garson olup bahşiş hesabı yapmayın. Aklınız aybaşlarında hesabınıza yatacak ücrette olmasın.
       Toplumsal bir alışkanlığımız, hayatı önce özel zevk ve keyfimiz için yaşamak isteriz… sonra yaşlanırız; bu seferde çocuklarımızın üzerine bir hayat inşa etmeye kalkarız. Onlar hayat gayemiz, aşkımız olur. Hayatlarını tanzim etmeye, geleceklerini kurmaya kadar gider bu gayret… Güneşe çıkma yakar, pencereyi açma yel çalar, sokağa çıkma yabancılar var… Elimden tut kaybolursun gibi vehim derecesine getirdiğimiz endişelerle yetiştir, büyütürüz çocuklarımızı. Seçtiğimiz okullara, aklımıza yatan öğretmenlere teslim etmekte seçeneklerimiz arasındadır. Yüksek Öğrenim başlayınca salarız büyük şehirlere, korkak, ürkek ve çekingen… Bu halini muhafaza edenler kuru bilgiler karşılığı diploma sahibi olur, ya diğerleri…
Ebeveynler elbette çocuklarına düşkün olacak, eğitecek, terbiye edecek, onların geleceğini kurmak adına gayretleri olacak ama bunu onların aklını, iradelerini, tercih ve özgürlüklerini devre dışı bırakarak yapmamalı. Allah(c.c) bile verdiği akla ve iradeye saygı duyduğu için böyle yapmıyor, yapılmasını da istemiyor. Anlatmaya çalıştığım bu…
       Sırrı ER soruyor: “Yaklaşık bir yıldır Kızılcahamam’da görev yapıyorsunuz. Kızılcahamam’ın belli başlı sorunları nelerdir? Kaymakam Mustafa ÇİT cevap veriyor: “Şu anda Kızılcahamam ilçemizde önemli bir sorun yok. Yani şimdiye kadar bu iş olması gereken bir işti diyeceğimiz önemli bir sorun yok. Bunun dışında mesela: Türkiye değişiyor. Araç sayısı her yerde çoğaldı. Bunun Kızılcahamam’a da yansıması oluyor. Yaz mevsiminde ve tatil günlerinde trafik çok yoğun oluyordu. Kış mevsiminde oturduk yetkililerle birlikte düşündük. Bu şekilde uygulamaya devam etmemiz bir çözüm değil. Belediye Başkanımız esnafımız ve diğer ilgililerle toplantı yaptık. Şehir içinde gidiş ve geliş olarak yeni düzenleme yaptık… vs.” Bu sözlerde ne var demeyin, bana göre çok şey var; Kızılcahamam’da önemli bir sorun yok diyor Kaymakam Mustafa ÇİT. Hayat sorun, çözüm, yetki ve sorumluluk üzerine inşa edilmiş sosyal yapıdır. Yabancı bir yazarın şöyle bir görüşü var; sorunsuz yaşamak isteyen ya ölsün, ya ölü taklidi yapsın. Bu bir görüş, felsefi bir yaklaşım. İnsanın hiç düşünmek istemediği, hatta başına gelmesini istemediği şeydir ölüm. Hele ölü taklidi yapmak en zor ve en müşkül bir davranış… Âhiret inancı olmayanlar ölümü hayatın sonu veya kurtuluş olarak görebilir; bu söz buna delil. Bizim içinse ölüm yeni bir hayatın başlangıcıdır. Yeni hayat yeni sorun demektir… yani hesaba çekilmek. Kızılcahamam’da sorun görmemek veya böyle bir yaklaşımın içinde olmak Mülki Amirden beklenir ama bir düşünürden, bir yazardan asla. Ne düşünürüm, nede yazar… sadece düşünmeyi ve yazı yazmayı seven biriyim… Eğer Kızılcahamam’da sorun yoksa hayatta yoktur, burada yaşayanların akıl algıları da dumura uğramıştır. Olmaz böyle şey… Araç sayısının artması bir değişim değildir; hele yoğun trafiği sorun görmek ve çözmeye çalışmak hayata karşı saygısızlık olur… kim yaparsa yapsın. Türkiye’de ve tabi Kızılcahamam’da tek ve en önemli sorun şudur; bilginin insan davranışlarına yansıyarak bilinç oluşturması… tabi bence. Sosyal, ekonomik ve kültürel yapının kendi tarzını ve tavrını yitirmesi de ikinci önemli sorun… Akıl acıtan, can yakan üçüncü meselede şu; siyasetin içtimai hayattan uzaklaştırılması… Bu sorunları görmemek, dillendirmemekte işin promosyonu. 
       Bilinçsizlik, akıl ve idrakin insan hayatında can çekişmesidir. Sosyal, ekonomik ve kültürel yapının kendi tarzını ve tavrını kaybetmesi, toplum hayatında ortaya çıkan felç halidir. Siyasetin içtimai hayattan uzaklaştırılması ise; başıboşluğun göstergesi, yönetimsizliğin işaretidir. Eğer Kızılcahamam bunlara sahipse ki, Kaymakam Mustafa ÇİT bunlardan söz etmiyor; araç fazlalığı sorun olmaz, trafikte sıkışıklık meydana gelmez.
        Yine sözü çok uzattım, sabrınızı zorladım ama bunları da birileri yazmalı… çekinmeden dile getirmeli.
       Son sözlerim Eğitimci Hacı ÜNAL’ a… Bir yazarın yazdıkları kendi için olamaz… olmamalı. “Sussam gönül razı değil, söylesem tesiri yok” diyorsan dergilere, bültenlere yazı yazma… hatıra defterini karala. Güzel yazı yazmak önemli, cümlelerin dizilişi de düzenli olmalı, edebiyat kokmalı ama insan zihnine bir şeyler de koymalı. Eğer köyün Yakakaya’ yı, bu köydeki önemli mekan ve yaşanmışlıkları, hafızana sinmiş hatıraları bizlere anlatmak istiyorsan daha net ve açıklayıcı bir dil seç. O ünlü kâhin NOSTURAMUS- dilimin döndüğü gibi yazdım- gibi gizemli, şifreli, sır ve esrar yüklü cümleler kurma ne olur.
       Saygılarımı sunuyorum; yeni yılınızın daha bilinçli geçmesini, akıl ve idrakimizin gelişmesini ve genişlemesini, toplumsal tarzımız ve tavrımızın daha farklı ortaya çıkmasını Yüce Allah’tan(c.c.) temenni ediyorum.
                                                                                   Nizamettin ÖZTÜRK
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Köylü 2012-02-05 06:46:27

Yazarimiz çok yazmis ama birsey yazmamis aslinda. Yazdigi yazilari süslemeleyle mesgul olmus. Buda yazinin gerceklerden uzak oldugunun bir isaretidir. Dunyada teknoloji ve petrolden zengin olan ülkeler haric diger ülkeler (Dubai dahil) turuzimden gelismislerdir ve bütun zengin ülkeler turizme önem verirler. Ekonomik sikinti çeken Yunanistan gibi ülkeleri batmaktan yine turizim kurtaracaktir. Onlarin sorunu mali disiplindir. Yani 3 lira kazanirken 5 lira harcamalaridir.ki çogu arkadasin bana acaip bakmasina ragmen 5 yil önce yunanistanin batacagini söylemistim. Zengin adamda, devletde gelirinden fazla gideri olursa batar. Türkiyeden örnek verecek olusak turuzimden fazla pay alan yerler zengin öburleri fakirdir. Yöremizde, K.Hamam önce E-5 ten sonra hamamdan turizm geliri fazla oldugu icin zengin, Çamlidere fakirdir. 7 turist 1 kisiye is imkani demektir. Bir turistin 7 gun kaldigini varsayarsak: yaklasik 1100 kisiye 1 sene boyu is demektir. Bir aile 5 kisiyse, 5500 kisi doyar, Vesselam

Avatar
Köylü 2012-02-13 04:52:01

Yazarimiz kendinden geçmis har vurup harman savuruyor. "Bizim zaten 400.000 yöreyle bagi olan insanimiz var" diyor. Bu insanlarin projeyle alakasi ne? Yoksa bu insanlar yöremize gelmez mi demek istiyor. Biz bu insanlardan yatak, yemek, ,cay parasi alarak (bu asla dogru degil, bizde 3 gun yattin 10 kere yemek yedin, çay içtin bu kadar borcun var diyen hiç duymadim) ekonomimizi canli tutuyoruz mu demek istiyor? Belli degil. Bütun hirsiyla projeye karsi çikarken, projenin Almanlarla yapilmasinada karsi çikiyor. Almanlarin Türkiye menfatine birsey yapmayacagini savunuyor. (Belkide yazidaki tek dogru bu). Akil tutulmasi yazisiyla kafalari karistirirken Akil, vicdan, adalet, sosyal yapi, akli selim gibi önemli seylerlede vicdan sömurusu yaparken, kendini o kadar kaybetmiski, neyi ne için dedigini kendi bile unutmus. Projeye Almanlardan daha Alman oldugu halde, (kedinin kuyrugunu yakalamak icin kendi etrafinda döndügü gibi) kendi etrafinda gözü, kulagi, vicdani kapali dönüp duruyor. Vesselam

Avatar
osman kutlu 2012-03-04 17:47:19

bildiğini biliyor zannederken zihin tahayyülünde bilmediğinide biliyormuydu bilmediğini bilmek bildiğini biliyor zannetmekten daha iyi değilmi?

banner83

banner26