banner94

NE ETTİ… NEDEN TERK ETTİ… (5. Bölüm)

“İktidar muhalefete saygı duymalıdır; Pskiyatrist Dr. Hamdi KALYONCU’ dan işittim bu sözü.

NE ETTİ… NEDEN TERK ETTİ… (5. Bölüm)

“İktidar muhalefete saygı duymalıdır; Pskiyatrist Dr. Hamdi KALYONCU’ dan işittim bu sözü.

uğur demirbaş
uğur demirbaş
10 Kasım 2014 Pazartesi 17:39
944 Okunma
NE  ETTİ… NEDEN  TERK ETTİ… (5. Bölüm)

                          NE  ETTİ… NEDEN  TERK ETTİ… (5. Bölüm)

                                ( Ali ALTINOK  ve  CHP )

 

“İktidar muhalefete saygı duymalıdır; Pskiyatrist Dr. Hamdi KALYONCU’ dan işittim bu sözü.

Üzerinde uzun uzun düşündüm sonraki günlerde: Neden iktidar muhalefete saygı duymalı.

Hele bu sözü söyleyen muhalefet partisinden bir siyasetçi değil de, bir pskiyatrist olunca, bana çok ilginç geldi, bir o kadar da çarpıcı.

Düşündükçe yaratılış ve varlık hakikati çıktı karşıma; üzerinde düşündüğüm söz kadar ilginç ve çarpıcıydı tasavvurumda oluşan manzara. Bakın nasıl…

İnsan hayat dâhil olmadan düşmanı ortaya çıkmıştır: Şeytan…

Demek ki insanın düşmansız yaşaması mümkün değil: Düşmanı olmayanın dostu olur mu?

Çünkü hayat zıtlarıyla kaim; ilahi kurgu böyle…

İnsanın emanet olarak üstlendiği hayat ve varlık yöneticiliğini layıkıyla yerine getirebilmesi için bunun da bir zıddı olması lazım: Muhalefet.

Derin ve dipli düşündükçe ortaya çıkan manzara daha bir netleşiyordu; her insanda var olan akıl iktidarına karşı vicdan muhalefeti…

Akla karşı vicdan…

Acaba Dr. Hamdi KALYONCU bu yüzden söylemiş olabilir miydi bu sözü…

Neden olmasın…

Aklına gelen her şeyi yapamaz insan, iyi, güzel ve doğru yaptıkları karşısında ilk rahatlayan, hadi buna onaylayan diyelim; vicdandır…

Kötü, çirkin ve yanlış yaptıkları karşında ilk rahatsız olan, karşı çıkan ve çığlık atan da; yine vicdan.

Demek ki insanın yapısına fıtrat olarak kodlanan siyasi yapılanma da iki kutuplu…

Bir kutbunda akıl iktidarı var, diğer kutbunda vicdan muhalefeti.

İktidar muhalefete saygı duymalıdır…

Peki, muhalefet nasıl olmalı: Vicdan kadar hassas, doğal ve doğru.

Akıl vicdana saygı duyduğu müddetçe insan saygındır, değerlidir; hayat ve varlık yönetiminde merhametli ve adaletli.

Din bunun için vardır… Devlet bunun için kurulur… Kurallar bunun konulmuştur…

Velhasıl, iktidar muhalefete saygı duymalıdır…

Peki, muhalefet nasıl olmalı: Vicdan kadar hassas, doğal ve doğru…”

Her yazımın giriş bölümü, hayat anlayışımı ortaya koyduğum anlatımlardır. Beni anlamak isteyenler bu anlatımlardan yola çıkarak yazılarımı okumalı; bu algı ve anlayış üzerinden beni değerlendirmeli, ortaya koyduğum görüş, düşünce ve fikirler üzerinden hakkımda kanaat oluşturmaya çalışmalı. Çünkü:

“ Bir yazara duyulan en büyük saygı onu anlamaya çalışmaktır…”

İşte o zaman insan hayata dâhil olmadan ortaya çıkan düşman (Şeytan) farklı bir konuma gelecek, akıl iktidarının zıddı olan muhalefet (vicdan) ortaya koyduğu eleştiri ve uyarılarla daha farklı bir konuma geçecek; tabi bu arada yazar olarak okur tarafından anlaşılmam da kolaylaşacak.

Yazı dizisinin 4. bölümün son cümlelerini bir kez daha hatıra getirmek ve sormak istiyorum: Cezaevinde yaşanan o yoğun ve yorucu siyasetin ilk kuralı neydi?

Ne göze gir, ne göze bat… Girdiğin gibi dur, olduğun gibi kal…

Cezaevlerinde yaşanan o durgun ve suskun hayatı, o soğuk ve sıkıcı atmosferi bir parça anlatmak, manzara haline getirerek tasavvurlara yerleştirmek için kurmuştum bu cümleyi.

Hayatın sosyal, siyasi, ekonomik gibi kompartımanlara ayrılmasına karşıyım; hayat siyaset üzere yaşanır ve her insan siyasi bir varlıktır. Cezaevindeki mahkûmda nasibini alır bu hayattan, cami avlusunda ezan bekleyen Müslümanda.

İnsan o ilk yaratılış gününden bugüne süre gelen hayat macerasında; ya birilerinin gözüne girme sevdasına kapılmış ve hep gözden düşmüştür; ya da kendi gözünde şekillenen hayatı yaşamayı seçmiş ve o birilerinin gözüne batmıştır.

Göze girmek sevdasına kapılanların cezaevinde neler yaşadıklarına bir göz atalım mı? Bu göz atmayı hayatın her safhasına yaymak, bu manzaraları her yerde görmekte mümkün…

Güçlü, muktedir ve iktidarda olanlar koğuş sistemi bulunan cezaevlerinde de vardır; çoğu insan onların gözüne girme sevdasına kapılır. İşte o güçlü, muktedir ve iktidarda olanlar, her şeyi bu sevdaya kapılanlardan bekler; yapılması gereken her işe onlar koşmalı, verilen her emri zamanında ve eksiksiz onlar yapmalı, üstlendikleri her sorumluluğu hatasız ve layıkıyla yerine getirenlerde onlar olmalıdır.

Hiç kimsenin yapmak istemediği, sorumluluk almaktan çekindiği, hatta yanına bile yaklaşmadığı her iş onlarındır; her eksiği onlar tamamlamalı, her söküğü onlar dikmeli, yorulmak ve şikâyet hakları olmadığı gibi her yerde onlar bulunmalıdır. Teşekkür etmek bile akla gelmez, lüzumu da yoktur.

Hal böyle olunca her hata, her kusur ve her yanlış da onlara kalır; azarı onlar işitir, tokadı onlar yer, ceza onlara kesilir.

Hep göz önünde olduklarından göze girmeleri de mümkün değildir; bu yüzden hep göze batan, hep gözden düşen, hep itilen kakılan yine onlardır.

Girdiği gibi durmak, olduğu gibi kalmak da ilk başta insan fıtratına, sonra akıl ve onuruna aykırıdır. Ne ki, o birilerinin gözüne girme sevdasına kapılanlar tınlamaz bunları, her yolu mubah sayar. İç dünyalarında kopan o fıtrat fırtınalarına, akli isyanlara, onur parçalanmalarına aldırış etmezler; çünkü güçlü, muktedir ve iktidarda olanlara şartsız ve koşulsuz boyun eğmişlerdir.

Onlardaki bu boyun eğiş ve koşulsuz teslimiyet değersizliği ve önemsizliği de peşinden sürükler. Her yaptıkları göze batar, her eğilişleri onları yok hükmüne getirir; hep ön planda oldukları halde umursanmayanlar da onlardır.

Oysa hayata onlar omuz vermekte, her işe onlar koşmakta, her hizmeti onlar yerine getirmekte ve her sorumluluğu onlar üstlenmektedir.

Ne olur etrafınıza şöyle bir bakının; ülke siyasetine bir göz atın; itiraz edenler, karşı gelenler, biraz daha ötesi isyan edenler, etrafı kırıp geçirenler mi daha çok değerli? Yoksa itaat edenler, mahzun ve mahcup boyun bükenler, hizmette kusur etmeyenler mi?

Ama şu ayrımı da lütfen yapınız; itaat etmekte, hizmette kusur etmemekte gösterilen özen; o birilerinin gözüne girmek veya ön plana geçmek için olmamalı, emanet olarak üstlenilen ilahi görevi yerine getirmek; başka bir ifadeyle siyasetin icabı olmalı.

Coşkun ÜNAL’ ı konu alan yazımda bir cümle vardı, çoğu kişinin dikkatini çekmişti bu kavramsal cümle: “ FAZLA HİZMET HALKA EZİYETTİR…”

İki ağzı keskin bir bıçak olmasını istedim kurduğum bu cümlenin; fazla hizmete karşı gelmez halk ama göze girmek için yapılmasını da istemez.

İşte göze girmek ve ön plana geçmek için hizmet edenlere, hürmette kusur etmeyenlere böyle bir algı ve anlayışla bakar karşı taraf; bir yerde halkın bakış açısı da böyledir. Her neyse, yine sözü çok uzattım.

Ali ALTINOK akıl yapısı ve karakteri icabı geri planda duracak biri değildi; göze girmek için her emre uyacak, ön plana geçmek için her işe koşacak, şartsız ve koşulsuz itaat edecek, boyun eğecek biride değildi. Öyle göründü, en azından ben böyle gördüm kendisini.

Yetersiz kaldığı, acemilik çektiği, hatta sosyal ve siyasi hayat içinde şaşırdığı, bocaladığı, bazı yanlışlıkların içinde kendisini ispatta kalktığı yer ve zamanlar olmamış mıdır: Olmuştur, hem de çok. Ama kimliğinden ve kişiliğinden ödün vererek yapmamıştır bunları; böyle bir siyasi yaklaşım içine girmemiştir.

Gerçi hayat içinde hangimiz veya hangi siyasetçi yapmıyor ki böyle hataları.

Fakat şu da bir gerçek, bu yapısı ve bu tutumuyla, o yıllarda Kızılcahamam yerel siyasetine canlılık ve hareket getiren tek siyasi aktörde Ali ALTINOK’ du. Bu kabiliyete sahip bir siyasetçi imajını vermiş, hep dinamik ve aksiyoner görünmüştü.

Ondaki bu dinamizm ve aksiyoner siyaset yapma kabiliyeti, parti teşkilatına da yansımış, CHP etkin ve etkili olmaya başlamıştı o zaman dilimi içinde.

Tam burada bir parantez açmak lazım; girdiğin gibi dur, olduğun gibi kal kuralı çiğnenmiş olmuyor muydu bu durumda. Çiğnenmez olur mu, elbette çiğnenir; ama Ali ALTINOK o birilerinin gözüne girme sevdasına kapılan biri değildi kanaatimce: Girdiği gibi dursun, olduğu gibi kalsın. Bu niyeti sanırım hiç taşımadı; ortada girecek göz de yoktu zaten. Yoksa var mıydı?

Biz nasıl yorum getirebiliriz bu yaşananlara bakarak: Ali ALTINOK kendi gözündeki hayatı yaşayarak öne geçmiş, 2004 yerel seçimlerinde Belediye Başkanı adayı olmuş fakat kaybetmişti seçimi; böyle bitirmiştik 4. Bölümü.

Öne geçen bu kaybediş neticesinde o ön plandaki yerini kaybetmiş miydi? Yoksa ön planda oluşu bazı kişilerin gözüne mi batmıştı…

Ön plana geçen ve kendisini gerçek kimliğiyle ispat noktasına gelen Ali ALTINOK ürkütmüş olabilir miydi birilerini. Durgun ama şahsi ikbaline uygun siyaseti tercih eden birilerini rahatsız etmiş ve istenmeyen adam mı olmuştu yoksa… Böyle birileri var mıydı, bu siyaset dışı entrikaları akıl edecek birileri: Keşke olsaydı… Kim bilir belki de vardı…

Bunları bilme imkânımız yok, bizimkisi yaşanan gelişmelere bakarak tahmin de bulunmak, hadi ihtimalleri değerlendirmek diyelim. Ne yalan söyleyeyim çok hoşuma gider ihtimal kelimesi…

Siyaset ihtimalleri göz ardı etmemeyi gerekli kılar, siyasetçi de ihtimaller üzerinden bakar hayata. Olmadan olacakları tahmin edebilmek, ihtimallerin arasına saklanan gerçeği görmekle mümkündür. Olanları gerçek boyutlarıyla anlamak, analiz etmek ve değerlendirmekte tahmin edilen ihtimallerle bağlantılıdır. Kurulan bu bağ ve bağlantı geçmişi bugüne, bugünü geleceğe taşır, siyasi tecrübe de bu bağ ve bağlantı neticesinde ortaya çıkar; siyasetçinin keşif kolu olur, tedbir üretir, önünü ışıtır ve açar.

Gelelim ihtimallerin tahminden öte açık seçik yaşandığı ve ortaya döküldüğü 2004 yerel seçimlerine. Bu seçimde ihtimaller asgariye inmişti, tereddütler vardı sadece. Önce kimler vardı bu siyaset arenasında hatırlamaya çalışalım mı?

AK Partide aday adayı bolluğu yaşanıyordu ama aradan sıyrılan rahmetli Âdem ÖZBEKLER olmuştu.

CHP İlçe Teşkilatı Belediye Başkanı Adayı olarak Ali ALTINOK’ u tercih etmişti, oldukça heyecanlı ve hareketliydi o seçim döneminde. Etkin ve etkili bir seçim stratejisi içinde oldukları da görülüyordu.

DYP nin adayı emekli Emniyetçilerden Mazhar DEMİRBAŞ’ dı; kendisinden önce adını gelmişti Kızılcahamam’a. Hemen çevre oluşturmuş, o müthiş gülümsemesiyle etkilemeye başlamıştı etrafındaki kitleyi.

Beklendiği gibi MHP nin adayı Coşkun ÜNAL’ dı, bütün olanaklarıyla siyaset sahnesine çıkmış, adına uygun hareket eden coşkulu taraftar kitlesiyle ilk günden asılmıştı seçime.

Neredeyse unutacaktım, Genç Partinin adayı da Yusuf Ziya ERTÜRK idi ve eskimeyen ve ekşimeyen yüz olarak seçime renk ve ahenk getirmeye başlamıştı bile.

DSP nin adayı Cemalettin YURT’ du, her ne kadar partisi 1999 yılında ortaya çıkan popülerliğini kaybetmiş olsa da, hala beklenti oluşturmaktaydı rahmetli Bülent ECEVİT patenti altında.

Saadet Partisi adayı Sadık TURASI da kendi çapında hazırlanmış ve seçime dâhil olmuştu.

BTP Partisi de aday göstermişti herhalde, hafızamın derinliklerinde böyle bir bilginin kımıltısı var.

Ben ne yapıyordum o günlerde; siyasetin tam orta göbeğindeyim, görev yaptığım KBRT de akıl ağırlığımı ortaya koymaya çalışıyorum kendimi parçalarcasına. KBRT nin açılımını da yazmalıyım, belki unutanlar olabilir: Kızılcahamam Bölge Radyo ve Televizyonu.

24 Nisan 2000 tarihinde, on iki ay on gün kaldığım cezaevinden tahliye olunca; Ali YEŞİL’ in teklifi, hadi buna itmesi diyelim; Faruk İŞLER’ in omuzladığı kameranın önünde, elimde mikrofonla bulmuştum kendimi.

Yerel de olsa, insan bir TV kanalında programcı, sunucu olurda, yapılacak yerel seçimde siyasetten uzak durabilir mi? Mümkünü var mı bunun…

Aradan geçen zaman içinde acemiliği birazcık üzerimden atmış, heyecanımı yenmiş, tecrübe bile kazanmıştım program yapımıyla birlikte sunuculukta.

O rahatlık içinde siyasi partilerin seçim irtibat bürolarına uğruyor, yaşanan siyasi ortamı ekran aracılığıyla halka ulaştırmaya çalışıyorduk Faruk İŞLER’ le birlikte. İki kişilik koskoca bir ekip olmuştuk; günbegün de etkin ve etkili hale gelmişti KBRT. Seçimin ortaya çıkardığı o siyasi heyecan ve hareketlilik bize de şevk veriyor, mümbit ve müsait bir ortam sağlıyordu.

CHP irtibat bürosu yine aynı yerde, KBRT nin bulunduğu binanın hemen altındaydı. Ya önünden geçerken uğruyor, ya da ayak alışkanlığı ne var yok diye girip çıkıyorduk şöyle bir.

Ali ALTINOK’ da oldukça değişiklik ve yenilenme vardı; CHP İlçe Başkanı olarak katılığı 1999 yerel seçimleriyle kıyaslandığında. Bakışlarındaki ışıma daha bir artmış, siyasetin o kaynağı belirsiz enerjisi gelip oturmuştu hal ve hareketlerine; zaten canlı ve diriydi, harekete de müsaitti hem akli, hem de fiziki yapısı. “Devam edecek…”


banner106
Son Güncelleme: 11.11.2014 08:20
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
güven altınok 2014-11-10 22:21:47

çünki ali altınok halktan biriydi düğünde cenazede iyi günde kötü günde hep halkının yanındaydımalesef insanımız yüreğinin sesinde ziyade midesinin sesini dinledi

banner89

banner79

banner78

banner83

banner90

banner26