banner94

HÜKÜMDAR VE EŞKIYA ( 16. Bölüm )

“ Sevdası için can vermeyi göze alamayan; köy meydanında böyle can verir…”

HÜKÜMDAR VE EŞKIYA ( 16. Bölüm )

“ Sevdası için can vermeyi göze alamayan; köy meydanında böyle can verir…”

uğur demirbaş
uğur demirbaş
24 Ocak 2017 Salı 00:29
630 Okunma
HÜKÜMDAR  VE  EŞKIYA ( 16. Bölüm )
  “ Sevdası için can vermeyi göze alamayan; köy meydanında böyle can verir…”

 

Hava sessiz, gergin ve ağırdı; güneşin yüzü asık, gökyüzünün maviliği soluktu. Birkaç parça bulut sanki kulak kesilmiş, köyde yaşanmakta ve yaşanacak olan o mahrem ve masum sukutu dinliyordu. Günün ilk ışıklarıyla şen şakrak ötüşmeye başlayan, daldan bu dala uçuşan kuşlar bile tünedikleri yerlerde bekleşiyordu olacakların merakıyla.

Ayşe Hanım kapı tokmağını çalmadan önce köyün dört bir yanını saran bu koyu ve korkutucu sessizliği dinledi bir müddet; önce ürperdi, sonra titredi. Çıt çıkmıyordu etrafta, her şey susmuş ve kendisini gözetliyor hissine kapıldı birden. O telaş ve kaygıyla vurdu aşınmış kapı tokmağını yıpranmış tahta kapıya. Dermanı kesik bir ayak sürünerek geldi kapıya, sarsak kapı hafifçe açıldı; göz göze geldiler Sırma Hatun’la…

Terk edilmiş yapılar vardır ya; bacası yıkılmış, çatısı çökmüş, sıvaları dökülmüş tam böyleydi Sultan Hatun’un hali. İki gün bile olmamıştı, nasıl bir yıpranıştı bu böyle, nasıl bir çöküştü bu tamiri mümkün olmayan. Buyur bile diyemedi, usulca kenara çekildi içeri gir dercesine. Su misali sessiz ve süzülerek girdi Ayşe Hanım içeri. Örtülürken gıcırdayan dış kapı derinden ah çekiyor, inliyor, feryat ediyordu kendi lisanında. Acı, keder ve hüzün sarmıştı evin her bir köşesini; tekrar ürperdi Ayşe Hanım. Titredi ardı ardına, sarsıldı, eli ayağı birbirine dolaştı, yığılıp kalacaktı olduğu yere.

Odaya girdiğinde sönmüş ocağın başında buldu Zehra’nın babasını, onun hali daha bir beter, daha bir berbattı. Gözlerini sönmüş ocağın küllerine dikmiş öylece kalakalmıştı koskoca adam. Karşısına otururken dağ gibi adamın darmaduman olduğunu, çöl kumu gibi oradan oraya savrulup durduğunu fark etti. Ne söyleyebilirdi ki bu durumda, boğazı kurudu. Oysa anlatacağı ne çok şey vardı, nereden başlayacağına karar veremedi ve sustu. Sırma Hatun’da ayaklarını sürükleyerek odaya girip kocasının yanına oturunca, son bir gayretle öksürdü ve söze başladı.

“ Niye geldin diye sormayacak mısınız? ”

Sırma Hatun başını hafifçe kaldırıp boş gözlerle yüzüne baktı, başını tekrar öne eğerken omuz çekti hafifçe.

“ Oğlanlar akşama kasabadan dönerler, onlar kasabadan dönmeden bize düşen bazı işler var, ben bu işleri konuşmak için geldim.” Dedi Ayşe Hanım sözlerinin devamında.

“ Benim adam çorbasını içer içmez misafirhaneye gitti. Köy Yetkilisi ve Aksakallılarla ne yapılması gerektiğini konuşacaktı. O evden çıktıktan sonra bir şey oldu…”

Ne oldu diye sorarlar mı diye bekledi, ne eğilmiş başlar doğruldu, ne ocağın küllerine dikili bakışlar kımıldadı.

“ Ne oldu diye niye sormuyorsunuz; bir şey oldu diyorum…” sesini yükseltti bu kez. Yine ses soluk çıkmadı; olan olmuştu, daha başka ne olabilirdi ki…

“ Zehra bize geldi…” dedi kararlı ve kızgın bir sesle. “ Toplayın kendinizi…” diye serteldi daha sonra.

“ Ne kaçan veya kaçırılan ilk kız sizin kızınız, nede son kız sizin kızınız olacak. Her ailenin başına gelir böyle şeyler, önce meseleyi anlamak lazım. Ben buraya gördüklerimi, duyduklarımı anlatmaya geldim. Zehra ile o cins oğlan çıkıp geldi… İkisini de dinledim, olup biteni eksiksiz anlattılar. Kulağınızı açın ve sizde beni dinleyin… Sonra hep birlikte düşünür, taşınır bu durumu hal yoluna koymaya çalışırız. Sizinde size göre dostunuzda var, düşmanınızda… Dost vah eder, düşman oh der… Zaman el âlemi güldürme zamanı değil. Hadi toparlayın kendinizi. Sönmüş ocak başında oturmakla, kara, kara düşünmekle mesele hallolmaz, hiçbir şeyde yoluna girmez. Silkinin şöyle, kendinize gelin… Vallahi hem kızdım bu halinize, hem de üzüldüm…”

Ayşe Hanım’ın ‘ Zehra bizde…’ demesi bir söz olarak ulaşmamıştı ana babasının kulaklarına; aniden kopan bir fırtınaydı bu söz. Çakan bir şimşek, düşen bir yıldırımdı; çökmüş ve sinmiş adam sönmüş ocağın küllerine gömmeye çalıştığı bakışlarını çekip aldı o an. Sırma Hatun yıkılmaya yüz tutmuş o ev halinden sıyrılıverdi, onardı çatıyı bacayı, dökülen sıvalar yerine geldi.

Ağızların düğümü çözülmedi ama gözler parladı, fal taşı gibi açıldı ve büyüdü… Dudaklar daha bir büzüldü sıkılan dişlerle birlikte, gözlere damar, damar kan düştü, öfke ve hiddet şakaklarda sızı oldu, her iki alının tam ortasında çivilendi kaldı. Ayşe Hanım duyduğu sözleri sinek gibi kovdu ellerini dizlerine vurarak; ikisi birden haykırdılar.

“ Ne dedin sen… Zehra sizde mi?”

“ Böyle yapacaksanız, böyle haykırıp ortalığı velveleye verecekseniz ben kalkayım; anlatmayayım olup biteni.”

“ Tamam, hele anlat… Bu nasıl iştir…” diye söylendi Zehra’nın babası.

Ayşe Hanım önce eve nasıl geldiklerini, sonra Zehra’ nın ağzından çıkanları eksiksiz sayıp döktü. Elma toplarken arkasından birinin gizlice yaklaştığını ve ağzını kapattığını, bunu yapanın da sırık oğlu olduğunu söyledi. Daha sonra CİNSALİ’ nin sözlerini nakletti tek kelime atlamadan, tek cümle katmadan. Ne oğlu SIRIK MEMET’ i kayırdı, ne CİNSALİ’ nin cinsliğini sakladı. Zehra’ nın bir oyuna geldiğini, hiçbir suçu ve günahının olmadığını gözyaşlarını da sözlerine delil yaparak anlattı. Yalnız gerilmiş yaydan fırlamaya hazır ok gibi dilinin uçuna kadar gelen ama yutkunarak söyleyemediği tek şey vardı: Zehra ile CİNSALİ’ nin DELİÇAY’ ı geçerken bellerine kadar ıslandıkları ve bu ıslaklıkla evine girdikleri. Zehra’nın kaçırıldığı günde oğlu SIRIK MEMET’ inde elbise değiştirdiğini ve çıkardığı giysilerinin de beline kadar ıslak olduğunu söyleyemedi… Hele ki, hem oğlunun elbiselerinde de, Zehra ile CİNSALİ’ nin elbiselerinde DELİÇAY’ ın o çamur, yosun ve balık kokusunu aldığını diyemedi, demekten çekindi nedense. Sözlerinin devamında…

“ Yapılacak şey, sükûnet içinde olmak, kimseye belli etmeden önce çocukların yanına gitmek, onların korkularını gidermek… Sonra CİNSALİ’ nin anasını, babasını bizim eve çağırmak, onların da görüşünü almak. Bu ara bizim adama haber uçurmak ve eve çağırmak… Köy Yetkilisi ile Aksakallıların ne dedikleri, ne karar aldıklarını ondan öğrenmek. Benim akılsız sırık oğlumla, oğlunuzun kasabadan dönmesini beklemek daha sonraki iş. Asıl mesele oğlunuzu teskin etmek, sakinleştirmek. Eğer ortalığı velveleye verir, akıllıyı deliyi bu işe karıştırırsak, bir avuç ateş dağ yangınına döner, önüne geçilmez bir hal alır. Allah muhafaza kan dökülür, köy birbirine girer.”

Köyde bunlar yaşanırken, atını dörtnala koşturan SIRIK MEMET’ de kasabaya ulaşmıştı. Terli ve yorgun hayvanı BAŞIBOZUK’ la ortak akrabaları olan Bakkal Bekir’in dükkânının arkasındaki hanın ahırına çekmiş, bakıcının eline bir miktar para sıkıştırarak yemine ve suyuna bakmasını tembihlemişti bile.

Bakkal Bekir’in dükkânı her zaman kalabalık olurdu, yine hınca hınç doluydu müşteriyle. Beklemeye başladı, biraz ferahlayınca daldı içeri. Selam verdi ve eline uzandı Bakkal Bekir’in. Hiç öptürmezdi elini, yine çekip aldı tombul elini SIRIK MEMET’ in parmakları arasından.

“ El öpenlerin çok olsun yeğen, hele hoş geldin…” dedi mutlu ama yorgun bir halde. Mutluydu çünkü müşterisi çoktu, yorgundu bu kadar müşterinin isteklerini karşılamak kolay iş değildi.

“ Hayrola, akrabalar kasabaya döküldü yeğen, ya düğün çok, ya hasat bereketli.”

İncecik dudaklarını yayarak gülmeye çalıştı bir yandan da. Kısa boylu, oldukça şişman, al yanaklı, köse sakallı, yumuk gözlü biriydi Bakkal Bekir. Başından hiç çıkarmadığı namaz takkesini düzeltirken SIRIK MEMET’ in yüzündeki ifadeyi de okumaya çalışmıştı kurnaz esnaf zekâsıyla.

“ Sende bir hal var yeğen, bakışların bulanık, dudakların kilitli…” dedi SIRIK MEMET ağzını açmasına fırsat vermeden.

“ Sorma emmi, bir şeyler oldu ama söylenecek yer burası değil, hele sen BAŞIBOZUK nerede, kime misafir oldu onu söyle.”

“ Bizde…” dedi Bakkal Bekir. “ Teyzesine odun kırıverecekti, her hal evin bahçesinde o işi yapmaktadır. Sen beni merakta koyma, tasa falan yoktur İnşallah…”

“ Yok, emmi, hele ben onun yanına bir varayım…” Tekrar eline uzandı ama bu kez daha temkinliydi Bakkal Bekir, tutmasına fırsat vermedi.

“ Var bir şey… Akşamı edemem söyle de git…”

“ Zehra ya kaçtı, ya kaçırıldı emmi… Hadi kolay gelsin.”

“ Ne dedin sen, doğru mu söylediklerin…”

“ Doğru… Doğru olmasa ne işim var bugün burada…”

“ Aman teyzenize söyleme, kalbine iner kadıncağızın…” diye seslendi dükkândan aceleyle çıkan SIRIK MEMET’ in ardından.

‘Olur’ manasında başını sallayan SIRIK MEMET her zaman uğradığı iki katlı, bahçesinde kuyusu, kuyunun başında asma çardağı olan çivit boyalı evin yolunu tuttu hışımla.

Kafasındaki söz kurgusunu yeniden gözden geçirdi, kopuk ve dağınık olmamalıydı kurduğu cümleler. Sağlam ve ikna edici kelimeler seçmeli, kısa ve özlü olmalıydı söyledikleri. Hem teskin edici, hem de sivri ucuyla can yakmalı, aklın direklerini çökertmeliydi.

Bahçeye girdiğinde evin arka tarafından balta sesi geldiğini duydu ve o tarafa yöneldi. Bir iki vuruşla çam odunlarını parçalara bölüyor, sonra güçlü kollarıyla ikiye üçe ayırıyordu BAŞIBOZUK. Hemen varmadı yanına, bekledi biraz. Nede olsa bazı tatsız tuzsuz laflar etmişlerdi birbirlerine; Köy yetkilisi ve Aksakallılar barıştırmış olsalar da yinede aralarında soğuk rüzgârlar esiyordu. BAŞIBOZUK onun fark edince durdu, elindeki baltayı yere bıraktı. Bir sızı düşmüştü içine, karnı yanmaya, kalbide bağrını delecek gibi küt, küt atmaya başlamıştı. SIRIK MEMET onun bulunduğu yere pek yanaşmazdı; hele kasabaya kadar çıkıp gelmişse hayırlı haber getirmemişti.

“ Ne oldu… Ne işin var burada.” Diye çıkıştı o gür ve kükreyen sesiyle.

SIRIK MEMET yelpaze gibi açtığı koca ellerini açarak ‘Sakin ol…’ işareti yaparak kırılmayı bekleyen odun yığınları üzerine gidip oturmuştu. Anası Ayşe Hanım’ı çok sever ve sayardı BAŞIBOZUK, söze anası üzerinden girmeyi önceden planlamıştı.

“ Anam saldı, bul ve getir dedi… Gel otur yanıma, kızmadan, öfkelenmeden dinle beni.”

Sonra kafasında kurguladığı söz dizisini düzgün ve seçilmiş kelimelerle anlatmaya başladı; yaşananları canlandırmaya çalıştı BAŞIBOZUK’ un gözünde. Renkten renge girdi, elini kolunu koyacak yer aradı, ara sıra ayağa kalktı oturdu BAŞIBOZUK onu dinlerken. Odunların kabuklarını kopardı, yoldu ağzına atıp çiğnedi hırsla. O sıra teyzeleri Pembe Hanım elinde üzerinde iki ayran bakracı olan tepsiyle göründü; demek ki görmüştü SIRIK MEMET’ in geldiğini.

“ Teyzem, güzel teyzem benim hemen köye dönmem lazım; ayran içecek zaman değil. Ver elini öpeyim ve yola düşeyim.” Dedi BAŞIBOZUK ve bahçenin köşesine bağladığı atına koşarken.

Pembe Hanım şaşkın SIRIK MEMET’ e baktı.

“ Yok, bir şey, köye gitmemiz lazım…” sarılıp öptü yumuşacık eli. “ Bir ara gelir anlatırım ben sana… Korkulacak bir şey yok.”

Yola çıktıklarına öğle ezanı okunuyordu, hava kararmadan varırlardı köye. Önde BAŞIBOZUK, ardında SIRIK MEMET dörtnala sürdüler atlarını.

O günü hiç unutmamıştı SIRTUTAN, Misafirhanenin önünde hem ÇERCİÇİ CEMİL’ in sergisi vardı, hem de köyde yaşanacakların o meraklı ve hararetli bekleyişi. Zehra ile CİNSALİ’ nin köye gelişi duyulmuş, Köy Yetkilisi ile Aksakallılar olaya müdahale etmişti. Her üç aile Misafirhaneye çağırılmış, köyde kötü şeylerin olmaması, aklıselimle hareket edilmesi kararı alınmış, gerekli nasihatlerde bulunulmuştu. Namusa el uzatılmadığı açıktı, kaçan da, kaçıranda pişman olmuş ve dönüp gelmişti alın açıklığıyla. Zehra’nın nişanlısı kabulüm demişti; yalnız tek şart koşmuş gerdek gecesi kız çıkmazsa babasının evine gönderirim demişti herkesin önünde ve yemin ederek. Bu da KARAKAMIŞLI’ nın örf ve adetlerindendi ve kimse itiraz etmemişti.

CİNSALİ’ nin ana ve babası hem Zehra’nın, hem de nişanlısının ailesinden özür dilemiş, çıkan söylentilerden dolayı büyük üzüntü duyduklarını ve artık oğulları CİNSALİ’ nin köyde kalamayacağını, kasabaya göndereceklerini, orada bir işe koyacaklarını söylemişlerdi. Ortalık bir parça durulmuştu ama kasabadan dönecek SIRIK MEMET ile BAŞIBOZUK bekleniyordu. İşin içinde SIRIK MEMET’ inde adının geçmesi pürüz gibi görünse de, onun ne diyeceği ve kendisini nasıl savunacağı daha sonraki işti. Önemli o günü kazasız belasız atlatmaktı.

GİDENGELMEZ dağının bilinmez bir köşesinde, yanan ateşin başında yıllar öncesine dönmek ve yaşananları yıldırım hızıyla zihninde canlandırmak yormuştu SIRTUTAN’ ı. Göz kapaklarına düşen uykuyla esnedi, gerindi.

Gün batmak üzereyken önde BAŞIBOZUK, hayli arkasında SIRIK MEMET ağzı köpükler içinde kalmış yorgun atların nal sesiyle gelmişlerdi köy meydanına. Atlayıp inivermişti BAŞIBOZUK atından, doğruca bekleşenlerin arasına girmişti; gözü CİNSALİ’ yi arıyordu. SIRTUTAN bilirdi arkadaşını, önüne geçmek için Misafirhanenin hayatından aşağı koşmuştu ama köy yetkilisinin yanında bekleyen CİNSALİ’ ye çoktan ulaşmış ve yakasından tutmuştu yapılan bütün engellemelere rağmen. Köy Yetkilisi ve Aksakallılar araya girmişti ama BAŞIBOZUK tuttuğu yakayı bırakmıyordu.

“ Ne yaptın sen… Nasıl yaptın bunu…” diye haykırırken, bir eliyle de kuşağındaki hançeri kavramış ve CİNSALİ’ nin bedenine saplamaya başlamıştı bile. Hançerin her darbesinde CİNSALİ inliyor, yüzü acı içinde kıvranıyordu. Dizlerinin üzerine çökerken acı, pişmanlık ve huzur karışımı bir gülümseme yayılmıştı dudaklarına.

Etrafında bulunanlara söyle bir baktı ve son nefesini şu sözlerle vermişti.

“ Sevdası için can vermeyi göze alamayan, köy meydanında böyle can verir.”

( Devam edecek…)

Son Güncelleme: 24.01.2017 00:33
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
banner89

banner83

banner26