banner94

RÜZGAR VE YAĞMUR…(2. Bölüm)

“Her rüzgâr yağmur getirmez; çöl tozu da taşır…”

RÜZGAR VE YAĞMUR…(2. Bölüm)

“Her rüzgâr yağmur getirmez; çöl tozu da taşır…”

uğur demirbaş
uğur demirbaş
16 Ağustos 2016 Salı 14:37
1437 Okunma
         RÜZGAR  VE  YAĞMUR…(2. Bölüm)

               

 

      “Her rüzgâr yağmur getirmez; çöl tozu da taşır…”

 

      Bu söz, o an öylesine çıkıvermişti ağzımdan. Hani kendimce anlamlı ve felsefi cümle kurmasını severim ya. Üzerinde çok fazla düşünmemiş olsam da, bu söz her yoruma açık; maymuncuk gibi her manaya gelebilir, her meseleye uyar. Ama hemen ardından ipliği kopmuş boncuk gibi şu sözde ağzımdan dökülüvermese: “Çöl tozu olmadan da yağmur yağmaz.” Hemen o an soru işaretleri belirmeye başlamıştı zihnimin birkaç yerinde; “acaba öyle mi?” Söz ağızda iken size mahkûm, çıktı mı siz söze…

     İşte bu sözü söylediğimde ne Hacettepe Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Cemal SAYDAM’ ın araştırmasından haberim vardı, nede bu konu üzerinde Yavuz SEMERCİ’ nin gazete yazısını okumuştum. Hele: “Çöl tozu olmadan da yağmur yağmaz” derken aklımda buna dair sağlam bir bilgi de yok gibiydi. Ne var ki, akıl bilmediği şey hakkında da ne görüş belirtir, ne öneride bulunur, nede yorum getirir. Hele böyle iddialı bir söz etmesi hiç mümkün değil. Aklımda bu konuyla alakalı bazı bilgi kırıntıları olmalı ki, gayrı ihtiyari bu sözü söyleyiverdim.

        Sanıyorum aylar önce yağmurların oluşumu hakkında bir belgesel izlemiştim. Rüzgârların getirdiği çöl tozları ve partiküllerin de bulut oluşturduğu anlatılıyordu bu belgeselde. Bu toz ve partiküllerin yağmur oluşumunda çok büyük etkileri olduğu, yağmur damlalarıyla birlikte yeryüzüne inip toprakla buluştuklarında, verim ve bereketin artacağı bilgisi de verilmiş olmalıydı. Sonradan buluyorum bu bilgileri hafızamın derinliklerinde. Demek ki, bilinçaltı denen aklın o gizemli bölümü o gün orada devreye girmiş, bu söz gayrı ihtiyari çıkıvermiş ağzımdan. Bu kadar açıklama yeter, biz konumuza dönelim.

        Mustafa BAYRAM söylediğim bu sözü tam anlayamamış olacak ki, bakışları gölgelenir gibi oldu. Devam ettim: “Eğer, her rüzgârın yağmur getireceğini umarsak, hayal kırıklığı yaşamamız kaçınılmaz olur. SARIGÜL rüzgârı çok fazla esti, umarım CHP ye çöl tozu taşımaz. Çöl tozu önce rahatsız eder ama yağmur getirme ihtimali de vardır. Gelen bu yağmur belki onun sayesinde yağar ama onun için ve oraya yağacağı şüphelidir. İhtimaller arasındadır, başka bir yere yağar ve başka birileri istifade eder o yağmurdan.” Bu açıklama hoşuna gitmiş olacak ki gülümsedi, dağılır gibi oldu bakışlarındaki bulutlanma.

       “SARIGÜL’ ü her dinlediğimde, tabi televizyonda; garip bir his bürür içimi. Yüz hatlarında ortaya çıkan her ifadeyi dikkatlice incelemeye çalışırım. Bugüne kadar da hiç yakın bulamadım kendime. İstanbul’da yaşayan biri değilim, Şişli’de neler yaptığı konusunda da hiçbir bilgim yok; peki nedir bu SARIGÜL merakı, onu uzak ve soğuk bulma sebebi. Bu merak yalnız bana ait bir şey değil, medyanın oluşturmaya çalıştığı, haber ve yorumlarla zihnimize yerleştirmeye çalıştığı bir durum. Senin sorduğun soru oluşturulan bu merakın neticesi.” Ben bunları söylerken Mustafa BAYRAM’ da giderek artan bir rahatlama başlıyor. Sanki benim anlattıklarım onun benden duymak istedikleri. Anlıyor ve bende rahatlıyorum; kolay mı, yirmi yıla yakın bir dostluk sonucu ortaya çıkıyor bu sezgi ve anlayış. Devamla: “Sözleri anlamlı ama yavan, iddialı ama tutarsız geliyor bana. Hele yüz hatlarına düşen o kararsız dalgalanma var ya, bana gelecek vaat eden bir lider görüntüsü vermiyor, tereddütler uyandırıyor. Bu devletin bekası için CHP çok önemlidir ve de elzem. İktidar olmasından ziyade, muhalefette kalması devlet için yaşamsal bir zorunluluk ama bu siyasetle değil, SARIGÜL’ le hiç değil. Vatandaş olarak kişisel kanaatlerim bunlar, sezgilerimin getirdiği intiba.”

      Lafı daha da uzatma kararındaydım ama önümdeki saydam altlıklı masaya düşen gölge sözümü kesmeme sebep oldu. Dönüp bakmaya bile fırsat vermedi gelen kişi, selam vererek rahat bir şekilde oturuverdi karşımdaki sandalyeye. Tanıdığımız biri… Çoğu zaman katılır sohbetimize. Soru sormasını sever; aldığı cevapları öğütmeye çalışır mantık değirmeninde. Mantıklı bulduklarını bakışlarıyla onaylar, jest ve mimikleriyle anladığını beyan eder. Anlamadığı olursa her insan gibi puslanır gözleri, enerji yüklü kara bulutlar dolaşmaya başlar bakışlarında. Bu kişiyi ‘tehlikeli adam’ olarak adlandırmam onda gördüğüm bu yüksek gerilimdendir.

       Şahsi kanaatim ve yorumumdur başka bir şey değildir; kan grupları gibi insanlar arasında huy grupları da vardır. Bazı insanlar sevimlidir; bütün hal, hareket ve yaşamları bu sevimlilik üzerine kuruludur. Önemli insanlar vardır; onlar olmadan sosyal hayat yavanlaşır, sohbetlerin tadı kaçar. Nadir bulunurlar ama değerli insanlar vardır; değerli olmak için yaşamazlar; değer üretirler, ürettikleri değerleri ücretsiz ve çekincesiz taşırlar sosyal hayata. Birde dengeli insanlar vardır, toplumsal hayatın sigortası bunlardır; sabır ve sükûnet içinde yaşar ve örnek teşkil ederler. Bazı insanlar bilgilidir; bilgi onları rahatsız eder, onlarda bu bilgilerle toplumu. Neden karşımdaki gibi tehlikeli insanlar olmasın; bu insanlar ne kötüdür, nede lüzumsuz. Akaryakıt ve yanıcı gaz gibidirler; lazım ve lüzumludurlar ama yaklaşırken dikkat edilmesi gerekir. Hele ateşle hiç yaklaşılmaz bu insanlara; anlatacağım olaydaki gibi patlama ihtimalleri her zaman vardır ve hazır olmak gerekir.

       Selamına karşılık verdik, ona da çay söyledik bizimkilerin tazelenmesini isterken. “Oturuverdim ama özel bir konu yoktu umarım” dedi, yapay ve sıradan bir üzgünlük maskesi takınarak. “Yok, her zamanki gibi hal hatır soruyorduk” demek düştü ikimize birden. “İnanmam” dedi hinlik dolu bakışlarıyla “mutlaka birkaç taş altı kaldırmışsınıdır.” Bizde gülümsedik, biliyorsun da niye soruyorsun dercesine. Ciddileşerek bana döndü yeni gelen arkadaş: “sana soracağım çok soru birikti aklımda, seninde pek göründüğün yok bu ara” diyerek masaya hışımla geliş sebebini açıklamış oldu. “Hayrola, senin etrafında da epey akıllı geçinen var…” dememdeki imayı anlamış olacak ki kaşları çatıldı; biraz daha kararır gibi oldu esmer teni. Akıllı olmakla, akıllı geçinmeyi birbirinden ayrı tuttuğum gerçeğini de ortaya koymuş oluyordum böylece. Ben bu iki kategoriye girmeyenlerdenim; aklını kullanmamak da başka bir kategori.

      Buğusu üzerinde tavşankanı çaylar önümüze konurken bu iğneli konuşmalarda sona erdi. “Bir şey soracağım ama sakın yanlış anlama” dedi tehlikeli arkadaş; biraz daha ciddileşmişti bu ara. “Yahu bu Hakan FİDAN meselesi ne, bir türlü anlayamadık gitti. Yanlış anlama demem de bu yüzden, sende bizim gibisin, bizden farkın yok ama olaylara daha farklı baktığını, farklı yorum getirdiğini biliyoruz. Devamlı da okuyorsun…” Ciddiyetin içinde samimiyette var; o günlerde MİT Müsteşarı Hakan FİDAN hakkında çıkan haberler gündemde ve tartışılıyor. Çayı soğutmak niyetinde değilim, hani birazda bilgiç bir hal almak için önce çayımdan bir yudum alıyorum, sonra gözlerinin içine bakışlarımı dikerek bir müddet susmayı tercih ediyorum. “Bir bilen” konumuna getiriyorum kendimi; için içinde gülüyorum bu halime. Sonra kasıntısız ses tonumu gırtlağıma yerleştirerek: “Devleti bilmek lazım bu konuyu anlamak ve açıklamak için; önce devlet nedir diye sor, sonra Hakan FİDAN neden bu kadar önemli de…” Gülüyor tehlikeli arkadaş: “Hadi soruyorum…”

     “Benim kişisel yaklaşımım ve tanımlamamdır; devlet el değiştiren güç ve otoritenin adıdır. Devlet el değiştikçe çok fazla değişikliğe uğramaz; farklı anlayış ve yaklaşımlar içine girer sadece. Güç ve otoritesini bu anlayış ve yaklaşım içinde kullanır. Yani hükümetler değişir ama devletin kuruluş amacı değişmez. Hakan FİDAN olayını bu düzlem üzerine koyalım ve öyle değerlendirelim.” Düşünmeye başlıyor karşımdaki; ama anladığına dair net bir ışıma yok gözlerinde. “Bu olay hükümetle alakalı değil mi demek istiyorsun” diye söyleniyor karamsar bir ifadeyle. Tam beklediğim bir yaklaşım bu, büyük resme böyle bakılır çünkü.

     Lütfen benimle birlikte masada bulunan altmış yaşını geçmiş diğer iki insanın bu konularla ilgilenmesini garipsemeyin. Hele yazıya dökmem hiç tuhaf bulunmasın. Hep söylenir; Batı Medeniyeti içinde hayat bulmuş insanlar, kendilerini ilgilendirmeyen konulara fazla kafa yormazlarmış… Millet olarak biz neden böyle konularla ilgileniyormuşuz…

     Şu gerçeği görmek zorundayız; biz üç kıtada asırlardır yöneticilik yapmış bir imparatorluğun bakiyesiyiz. Genlerimize kadar işlemiş bu yönetme ve medeniyet kurma sevdası. Kaybettiğimiz o sınırsız yönetim, o üstün ve kalıcı medeniyetin travmasını hala üzerimizden atmış da değiliz. Bunun bilimsel adına “Mağlup Medeniyet Travması” deniyormuş.

     (Devam edecek)

Son Güncelleme: 16.08.2016 14:38
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
banner89

banner83

banner26