Kategoriler

Yöremizden Dünyaya.. Soguksuhaber.com

Tebeşir Tozlu Bir Mazi Yolculuğu Eşliğinde Kızılcahamam’ın Mektep Yolları

Tebeşir Tozlu Bir Mazi Yolculuğu Eşliğinde Kızılcahamam’ın Mektep Yolları


Bugün bardağımızdaki sıcak çayımızı yudumlarken Kızılcahamam’ın tebeşir tozlu mektep günlerinin mazisine kısa bir yolculuk yapmaya ne dersiniz? “Evet” diyenleri duyar gibiyim. Hadi öyleyse başlayalım!

Bizim çocukluğumuzda okul sadece ders anlatılan bir mekân değil, aynı zamanda çatısı altında kendimizi mutlak bir güvende hissettiğimiz ikinci bir evimizdi. Bugünün aksine o dönemde bizler anne ve babamız olmadan bir başımıza okul yoluna koyulur ve okula kendimiz varırdık, çıkışta da evlerimize kendimiz dönerdik. Velilerin birçoğu öğretmenlerimiz çağırmazsa okula doğru düzgün ziyarete dahi gelmezdi. Çocuğunu okula götüren veli, öğretmene “eti senin kemiği benim” diyerek evladını teslim ederdi.

Öğretmenler ise bu emaneti baş tacı yapar, öğrencileri en güzel şekilde eğitmek ve onları topluma kazandırmak için elinden geleni yapardı. Her bir çocukla tek tek ilgilenir, onlara kendi evladı gibi özen gösterirlerdi. Buna karşılık bizler de öğretmenlerimizi kendi anne-babamız gibi görürdük. O yılların en değerli insanları olan köy öğretmenleri, köylerimiz için birer doktor, psikolog, imam, muhtar ve birçok konuda danışabilecek bir kılavuz gibiydi.

Köyde öğretmen olmak, fedakâr olmak ve kış günleri kar yolları kapattığında günlerce orada mahsur kalmayı göze almak demekti. O kıymetli insanlar yeri geldiğinde sınıfın sobasını kendi elleriyle yakarlardır. Bazen de öğretmenlerimiz hastalanan öğrencisine adeta bir doktor veya bir hemşire gibi şifa olmaya çalışırlardı. Gerçekten de Kızılcahamam’da bir köy öğretmenimiz üç gün okula gelmeyen öğrencisinin evine gidip onun zatürre olduğunu fark ederek hayatını kurtarmıştı.

O yılların dram denilecek hikâyeleri çoktur elbet. Rahmetli babam Ahmet Eroğlu ambulans şoförü olduğu için zaman zaman köylere aşı yapmak amacıyla hemşire hanımları ve sağlık memurlarını taşırdı. Gittiği o köylerde kızamık, boğmaca, zatürre, kabakulak ve menenjit gibi amansız hastalıklardan yitip giden veya engelli kalan birçok çocuğun durumuna yakından ve acıyla tanık olduğunu anlatırdı.


Yakın bir akrabam ilkokulu bitirdikten sonra ortaokulu Kızılcahamam’da okuduğunu anlatırken yaşadığı zorluklardan bahsetmişti. Köyde ortaöğretim olmadığı için çocuklar onlarca kilometre yolu kışın soğuk ve yazın sıcak demeden yürüyerek şehirdeki okula ulaşabiliyordu. Üç yıl süren ortaokula her gün 5 kilometre yürüyerek sabah ve akşam birer saat olmak üzere gidip gelmişler. Üstelik ayaklarını sıcak tutacak botları da yoktu. Bunların yerine soğukkuyu denilen o plastik çizmeleri giyerlerdi. Yine de eğitim hayatlarını sürdürmekten ve o zorluklara rağmen okullarını bitirmekten asla vazgeçmediler.

O yıllarda mekteplerimiz sobalıydı ve öğrenciler sırayla odun ve tezek getirerek sınıflarını el birliğiyle ısıtırdı. İmkânlar öylesine kısıtlıydı ki bazı köylerde sadece tek bir öğretmen ve sınıf vardı. Bu öğretmen birinci sınıftan beşinci sınıfa kadar tüm çocukları aynı anda okutmak zorundaydı. Dolayısıyla o yıllarda eğitim sadece zihinsel değil, fiziksel de bir mücadeleydi. 

Peki, bugün bu kadar geniş imkânlar mevcutken çocuklarımız eğitim-öğretim hayatından neden bu kadar uzaklaşmaya başladı? Dahası, hemen hemen her gün haberlerde öğrencilerin birbirlerine ve öğretmenlerine saldırdığını duyuyoruz. Okul hayatından uzaklaşan çocuklarımız “özel alanım” dedikleri odalarına hapsoluyorlar ve bilgisayar oyunları ile cep telefonlarının dünyasına gömülerek ailesinden, toplumdan ve gerçeklikten kopuyorlar. Çocuklarımızın istifade edebileceği maddi imkânlar genişledi ve teknoloji bir hayli gelişti ama öğretmenlere gösterilen o eski saygı sanki kaybolup gitti. Galiba çocuklarımıza sadece sınavlarda derece yapmayı değil, bir öğretmenin önünde iliklenen o tek bir düğmenin temsil ettiği edebi, hürmeti ve insanlığı da yeniden öğretmemiz gerekiyor.

Çayınız sıcak, eviniz huzurlu, gönlünüz şen olsun. Haftaya, daha huzurlu bir gündemde yeniden buluşmak üzere...

Hoşça kalın.

Yorumlar