Kategoriler

Yöremizden Dünyaya.. Soguksuhaber.com

Çam Kokulu Sokaklarda Bir Yudum Mazi

Çam Kokulu Sokaklarda Bir Yudum Mazi

Çocuk denilecek yaşta ayrıldığım; mis gibi çam kokan, meşe ağaçlarıyla yeşeren ve gürül gürül memba suları akan memleketime doğru geri dönüyorum. Yollar sılaya yaklaştıkça zihnim de o eski günlerin hatıralarına doğru derin bir yolculuğa çıkıyor.

Madden olmasak da manen hep oralarda değil miyiz? Anne, baba, kardeş ve akraba özlemi hep içimizde değil mi? Mahallede saklambaç, seksek, ip atlama ve beştaş gibi birçok oyunu hep özlemle hatırlarız. Annemizin, teyzemizin, halamızın ve yengemizin pişirdiği yemeklerin kokusunu ve tadını hiç unutmayız. Bir araya geldiğimiz zaman o günleri hâlâ aynı heyecanla anlatırız.

Sizleri bilmem ama ben kendimi çocukluğumu güzel yaşamış biri olarak addediyorum. Lüksler içinde yaşamadık ama evimiz huzur doluydu. Annemle babamın başımızda olması, kardeşlerimle bir arada büyümek, sık sık yapılan akraba ziyaretleri ve komşuluk ilişkilerinin samimiyeti hep aklımdadır. O anları her daim özlemle hatırlarım.

Bizim jenerasyonun küçük şeylerle mutlu olan çocuklardan oluştuğunu düşünüyorum. 1950-1960 arası doğan kuşaktan bahsediyorum. Bu yaşlarda olanlar hatırlar mısınız? Çayınızı doldurup bardağınız elinizde, keyfiniz de yerindeyken kendinizi on-on beş yaşlarınıza ışınlayın... Telefon her evde yok o zamanlar; eğer varsa ya o aile çok zengindir ya da önemli bir iş insanıdır. Televizyon yok, bilgisayar yok, internet nedir hiç duymadık. Biz çocuklar olarak o zamanlar daha mutlu değil miydik? Bazılarınızın "Evet!" dediğini duyar gibiyim.

Ben de küçük naylon bebeğime diktiğim elbiseleri; arkadaşlarım Ayşe, Fatma, Emine, Zehra ve diğerleriyle oynadığım evcilik oyunlarını hep gülümseyerek hatırlarım. Evcilik oynarken kendi kurabiyelerimizi ya çamurdan ya da taştan yapardık. Şimdiki gibi odalar dolusu oyuncağı olan hiçbir çocuk yoktu; hatta çoğu çocuğun oyuncağı, kendine ait bir odası dahi yoktu. Yine de bizler mutlu çocuklardık.

Hatırlayanlarınız vardır eminim; yetmişli yıllarda her yaz Kızılcahamam’a cambazlar gelirdi. "Evet" diyenler çoğunlukta sanırım. Küçük Hamam'ı bilmeyen yoktur; oraya çadır kurarlar, direkler dikerlerdi. Bir ay kadar kalır, her gün öğleden sonra gösteri yaparlardı. Ben her yazı özlemle beklerdim. Hiç unutmuyorum; çok kilolu bir anne, çok zayıf bir baba ve bir de çocukları vardı. Anne Sevim, baba Boncuk, çocuk ise Recai adındaydı.

Annenin tek oyunu, karnına konulan kocaman bir taşın kırılmasıydı. Yüzüne mavi bir tül örtülür, taş kırılana kadar heyecanla izlerdik. Baba Boncuk, geldiklerinin habercisi olan gösterisini önce sokaklarda ayaklarına uzun değnekler takıp yürüyerek yapardı. Sonraki günlerde ip cambazlığı ve komik halleriyle insanları güldürür, ip üzerinde uzun sopasıyla yürürken izleyenlere düşme korkusu yaşatırdı.

Çocuk cambaz Recai ise masanın üzerine ters düz şekilde konulan birkaç sandalyenin üstünde yaptığı akrobasi hareketleri ile çok güzel ve komik anlar yaşatırdı. Gösterinin sonunda Boncuk şapkasını çıkarır, ters çevirerek "Haydi pamuk eller cebe abiler, ablalar!" der ve gösteri biterdi. Bir ay boyunca her gün izlemek bize hiç sıkıcı gelmezdi.

Şimdiki çocukların tablet ekranlarında aradığı o eğlenceyi, biz sokaklarda izlediğimiz cambaz gösterilerinde bulurduk. İşte bu yüzden çocukluğumu hep özlemle anar, çocuklarıma ve torunlarıma bu kıymetli anıları her fırsatta anlatırım.

Dilerim çayınızın son yudumuna eşlik eden bu satırlar sizi o çok özlediğimiz çocukluk yıllarınıza kısa bir yolculuğa çıkarmıştır. Haftaya aynı sıcaklıkta bir başka bardak çay eşliğinde buluşmak üzere...

Yorumlar