| BILIYOR MUYUM..? (5. Bölüm)
Hayat, ögrenmek, anlamak ve bilmek üzere kurgulanmis, mekana bagli canli, diri ve akici bir zaman dilimidir. Zaman yaratilmistir… mekan nasil yaratilmissa. Zamanin olmadigi bir yerde mekan yoktur… lamekan böyle bir ortamdir. Zamanin ve mekanin oldugu her yer geçicidir… çünkü zamanin bir süresi, mekanin bir miadi vardir.
Insan, zamanin ve mekanin tek sorumlusudur; zamani yasamak ve degerlendirmek, mekani imar ve ihya etmek, ilahi bir görev olarak insana verilmistir. Insan bu ilahi görevi yerine getirdikçe, kendi varligini ve donanimlarini kesfeder… gelistirir. Insani olgunlastiran ve kendisine getiren, bu ilahi görevden neset eden sorumluluk duygusu ve bu duygunun bilinç haline gelmesidir… bunun hayat içinde hal, hareket ve davranisa dönüsmesi de, insanin zamana ve mekana hakimiyeti olarak yorumlanabilir.
Bu kisa ve biraz karisik giristen sonra Belediyemizin kültür hizmeti olarak basimini yaptirarak dagittigi, bol renkli ve çok resimli kitapçiga dönmek, tüm dikkatimi vererek biraz daha incelemek istiyorum.
Burada kisa bir açiklama yapma geregini duyuyorum; mekan olarak Kizilcahamam’da dogdum, zaman olarak altmis yillik ömrümün hemen, hemen hepsini burada yasadim… yasamaya da devam edecegim. Peki bunca tenkit, elestiri ve olumsuz yorum da neyin, nesi… Kizilcahamam’da hiç mi olumlu gelisme yok, hiç mi yararli is yapilmiyor… Elbette var, elbette seçilerek göreve gelen her siyasi ekip elinden geleni yapiyor, bunun azim ve gayreti içinde. Yapilan dogru is ve girisimleri tasvip etmek, taktir ve taltif yoluyla tesvik etmek, yeni sevk ve heyecanlara kapi açar… bunlar bilmedigim seyler degil.
Ama yaptiklarini hep yeterli bulan, hep dogru yaptigina inanan, hatalarini görmeyen veya görmemezlikten gelen, yaptigi her isi ve aldigi her karari hatasiz, kusursuz zanneden bir zihniyet, siyasi bir anlayis var bu ilçede; bu zihniyet ve bu siyasi anlayis nasil oluyorsa her dönem is basina gelebiliyor, sosyal ve siyasi hayata hakim olan bu zihniyet ve anlayis, her dönem geçerli ve muteber oluyor; ki bu zihniyet ve siyasi anlayis hiç degismiyor ve her geçen gün daha kalici hale geliyorsa… ben ne yapabilir, nasil davranabilirim ki. Gücüm ancak tenkit, elestiri ve farkli yorum yapmaya yetiyor. Iyi, faydali ve dogru yapilan isler bile, bu kahreden zihniyet, bu dayatmaci sosyal ve siyasi yapi karsisinda degerlerini kaybediyor, anlamsiz kaliyor. Bu yüzden yapilanlari anlatmakta zorlaniyor, yazmakta tereddüt ediyorum.
Dikkat edenler vardir; hiçbir bir zaman yapilan hiçbir seye karsi çikmadim… yolun asfalt veya bordür tas olmasi beni pek ilgilendirmiyor. Eger, yapilanlar yanlis ve yetersizse, degistirilir. Bu sadece zaman ve maddi kayiplara sebep olur… zordur ama telafisi vardir. Kaplicanin tamiri veya yenilenmesi… fiyatinin su kadar veya bu kadar olmasi da benim ilgi alanimin disinda… duruma göre yeni ilaveler yapilabilir, fiyatlar talebe göre düzenlenebilir…
Önemli olan kurum ve müesseselerin uygun sartlarda isletilmesi, halkin ve gelen müsterilerin memnuniyeti… buda ancak insan unsuruyla karsilanabilir. En modern, en gelismis isletmelerde bile en önemli unsur insandir… çalisan elemanlarin davranislari, hal ve hareketleridir müsteriyi çeken ve baglayan. Insan davranislarinin açtigi zarari telafi etmek, karsilamak çok zordur. Beni ilgilendiren ve hep anlatmak istedigim husus bu… bildiklerinde hep israr edenlere ragmen.
Fiziki yapilar insan hayatini kolaylastirir ve rahatlik saglar… bu yapilari düsünen, tasarlayan, planlayan ve proje haline getirerek hayata katan insan aklidir; aklin üretimi olan düsünce, fikir ve önerilerdir. Eger bir toplum veya o toplumu idare eden siyasi yöneticiler, basta insani, pesinden akli ve üretimlerini önemsemez, umursamaz bir tavir içine girerlerse, fiziki yapilar insandan, akildan ve bilgiden daha çok önem kazanir ve hayati sekillendirmeye baslar. Bu durumda önce insan, sonra akil ve bilgi, insan zihninden ve sosyal hayattan dislanmis olur. Insanin, aklin ve bilginin insan zihninden ve sosyal hayattan dislandigi mekanlarda sadece gösteri, abarti ve sekilcilik vardir.
Turizmi geçim kapisi ve gelismenin ön sarti sayan yöreler için bu hal bir yerde ihmal, bir yerde imhadir… zamani… mekani ve insani. Kizilcahamam yillardir turizmi geçim kapisi bellemis, gelismesini buna baglamis bir sehir, böyle bir mekan. Ihmal edilen ve bilinçsizce imha edilen degerler tespit edilmeli ve derhal önlem alinmali. Yoksa gelecek günler vahim gelismelerin habercisi olabilir. Olmamali… olmasin.
Dogdugum, yasadigim ve ölecegim yer olan Kizilcahamam’a bu güne kadar tek bir lafim olmadi… olamaz da. Benim karsi çikislarim yukarida izah ettigim gibi, bu mekani oldugundan farkli göstermek isteyenlere, burada yasanan hayati çarpitanlara… zamana deger vermeyen ve bitmez bir kaynak sananlara… hayata ve insana yamuk ve anlamsiz bakan kaotik zihniyete. Burada yine küçük ama hayati bir açilim ve açiklama yapacagim; umarim haddimi asmam.
Isimize geldiginde riyakarca Hz. Mevlana’ya döner: “Ya oldugun gibi görün, ya göründügün gibi ol…” deriz, bu muhtesem sözün anlamini ve amacini düsünmeden. Ama gün ve zaman gelir bu sözü, anlatmak istedigi gerçegi unutur, anlamsiz ve amaçsiz hayaller kurar, bunu da siyasi söylem haline getirerek resmi kitapçiklarda yayinlamakta bir beis görmeyiz. Yalan mi? Hayatta ki en büyük gelisme insanin oldugu gibi görünmesidir. Bir üst merhale ise göründügü gibi olmasi…
“ Neysem oyum, neyse o…” mantigidir dürüstlük, içtenlik ve dogal olmak. Dürüst olmayan çarpik, içten olmayan itici ve dogal olmayan gelismemistir.
Oldugu gibi görünmek gelismenin ilk merhalesi, göründügü gibi olmakta son asamadir insan hayatinda ve gelisiminde. Modern yasam her ne kadar insan hayatina imaji, makyaji ve ambalaji tasimis olsa da, gerçek budur… hakikat böyledir. Kizilcahamam makyajla ne kadar süslenirse, süslensin… bu yapilarak gerçek hüviyetinden ne kadar uzaklastirilmis olursa, olsun gerçek durum ve vaziyet ortada... yani, henüz istenen kivam ve seviyede degil. Bu tespit aslinda bu sehre yapilabilecek en büyük iyiliktir… gelismeler, degisim ve dönüsümler dogru tespit ve sikayetler üzerine olmustur hep. Dügme iliklemeden nefret eden ve bunu sikayet haline getiren bir mucit fermuari bulmus, icat etmistir. Hayatimiza bir katki, bir kolaylik degil mi?
Ilgisiz ve heyecansiz olan, yenilik aramayan, farklilari yakalayamayan, olumsuz gidisattan sikayetçi olmayan ve hak arayisinda üsengeç davranan toplumlar hep geri kalmis ve birileri tarafindan güdülmüslerdir. Oldugu gibi görünme istegi ve arzusu insanin kendisini merak etmesi ve aramasidir… kendisini merak eden neleri merak etmez. Göründügü gibi olma iradesi ise, kendisini bulan insanin, gerçek hüviyetiyle ortaya çikmasi ve topluma kendisini takdimidir… ne hos ve ne almali bir davranis. Aklin kullanimi böyle olur, irade ve buna bagli cesaret böyle yasanir, suur nurlu bir isik olarak gözde böyle isir… bakar, görür ve aydinlatir.
Elimde tuttugum kitapçik bir kültür hizmetiymis; öyleyse kültür ne? Bu konuda çok fazla görüs, tanim ve tarif var ama ben aklimi tirmalayan ve anlamli buldugum bir kaçini yazmak istiyorum. “Kültür bir toplumun ruhudur…” diyenler var; oldukça gizemli ve anlasilmasi güç bir tanim… “Kültür bir toplumun ürettigi tüm degerlerin yekûnudur…” diyen toptanci yaklasimin tarifi de akla yatkin.“Kültür bir toplumun maddi ve manevi ürettigi degerler, ürünler, sanat ve edebiyat gibi üstün kabiliyet gerektiren eserler, gelenek ve görenek gibi dogal hareketler, toplumun yasayis ve hayat anlayisini yansitan aliskanliklar, oyun ve eglenceler…” diyenlerde var. En dogrusu, açik ve seçik olani da bu… Gelelim kitapçiga:
Bu kitapçikta toplum olarak maddi ve manevi neler üretmisiz anlatiliyor mu? Ön kapakta ki resimlerden yola çikarsak hiçbir sey… Alicin Deresindeki Manastir Kizilcahamam halkina ait mi? Benimsedigi, sahiplendigi ve sergilemeye kalktigi tarihi bir eser veya bir kültür varligi mi? Hayir demek istemiyorum ama bu eseri bilen az, gören yok, ilgilenen hiç yok… niye? Bu tarihi kalintiya çikis yolu yok, gidip gelmesi zor ve müskül… en önemlisi halkimizin tarihe ve tarihi eserlere karsi ilgisi henüz gelismemis… merak duymuyor. Halkin merak etmedigi, ilgilenmedigi, gidip gelmedigi bir yapi, tarihi eser veya kültür varligi olarak takdim edilebilir mi? Bunun bir anlami olur mu? Bazi belgeseller seyrediyoruz, Kutup Ayilarin seyretmek için eksi 40 derecede kutuplara giden Batili insanlari görüyoruz… nutkumuz tutuluyor. Kültür bence bir merak isidir… meraki olmayan toplumlarin kültürü de meraklari kadar oluyor. Kültür hayata duyulan ilgidir, meraktir… hayret etmek ve heyecan duymaktir. Bu duygularin neticesinde kültür olusuyor ve gelisim gösteriyor. Peygamber Efendimizin(S.A.V.) su hadisi bu konuda çok ilginç ve çarpicidir.
“Yarabbi! Hayretimi artir…”
Bu hadis aslinda önemli bir talep ve dua… Insanin hayata karsi hayreti artarsa ilgisi de artar… ilgi meraki pesinden sürükler… merak ögrenmeyi ve bilgiyi. Kizilcahamam halkinin içinde bulundugu ve yasadigi ortam bu anlatilanlari içinde barindiriyor mu? Elbette hayir! Peki ne yapilmali… bu halki Kizilcahamam’dan tahliye mi edelim… sürüp çikaralim ve baska birilerini mi getirelim… Olur mu böyle bir sey? Olmaz elbet… O zaman çare ne? Çare önce dogru tahlil ve tespit… sonra bikmadan, usanmadan ve oldugu gibi meseleleri anlatmak ve halki sorunlarina sahip çikan, sorumluluklarini üstlenen kisiler haline gelmesini saglamak… Kim yapacak bunlari… Siyasi liderler mi? Din adamlari veya toplumun kanaat önderleri mi? Okuyan ve yazanlar, kendisini hayata adayanlar mi? Yeterli mi bunlar? Belki, ama ilk adim yine bu olmali. Peki, dönem ve Baskan ayirmadan, Kizilcahamam Belediyesi bu güne kadar böyle bir girisimde bulunmus mu? Okuyani, yazani önemsemis mi? Kendisini hayata adayan kisilere, sanata ve sanatçiya bünyesinde, sosyal ve kültürel faaliyetlerinde yer vermis mi? Aykiri ve ters düsünceleri, karsi fikir ve tezleri olanlari anlayisla karsilamis ve anlamaya çalismis mi? Hayir!
Benim gibi düsünmeyen degersizdir mantigina sarilarak kendi bildiginden sasmamis, yönetimini sadece bildikleri üzerine insa etmisse; Kizilcahamam halkindan nasil bir tutum ve davranis bekliyoruz ki.
Yillarca böyle bir ortamda yasayan halk, farkliliklardan hoslanmaz… bildikleriyle yasar, bilmediklerinin düsmandir… tanimadigi tehlikelidir onun için. Tarih yasanmis ve bitmistir… kültür onun için, onun yaptigi is ve yasadigi hayattan baska bir sey degildir. Üretmek yerine üretileni satmak kolay ve kârlidir ona göre. Üretmek, farkli ve degisik seyleri hayata katmaktir, akli yorar… göz nuru ister… kabiliyetlerin sergilenmesine yol açar, ki bu rekabettir… yenilenme ve gelisme gerektiren bir yaristir. Hazir olmayan bu riske girmez… bilgiyle donanmamis bunu göze alamaz… kabiliyetlerini kesfetmeyen el emegini, göz nuru ve akil terini sergileyemez. Bunlari yapamayan imaja yönelir… makyajla ayiplarini kapatma yolunu seçer ve en güzel ambalajlarla olmayan degerlerini sunmaya kalkar. Tutar mi? Geçerli bir yol mu bu? Anlasilmaz ve bilinmez mi? Elbette tutmaz, elbette geçmez ve elbette anlasilir ve bilinir… sonuç, mahcubiyet ve hüsran. Neden yapariz, neden bile, bile kendimiz zorda ve müskül durumda birakiriz. Kendisini bulamayan, fark edemeyen imajlarla avunur, makyajla kendisini kanitlamaya çalisir ve süslü ambalajlarla sahte ve geçersiz degerlerini pazarlamaya kalkar. Iste bu yüzden Hz. Mevlana:“Ya oldugun gibi görün, ya göründügün gibi ol…” diyor.
Mustafa Kemal ATATÜRK’ ün su muhtesem sözü de hayat, insan ve mekan iliskisinde önemlidir.
“Vatan topraklari kaderine terk edilemez.”
Terk edilirse ne olur… o toprak vatan olmaktan çikar… kim terk eder vatan topraklarini kaderine; insan… Insan neden vatan topraklarini kaderine terk eder… kendisini kadere terk eden insan, vatan topragini kaderine terk etmez mi?
Insan kendisine ve de kaderine teslim edilemeyecek kadar önemlidir… Peygamberler bunun için gönderilmistir… Semavi kitaplar bunun için indirilmistir. Allah(c.c.) insani kendine ve kaderine hiç birakmamistir. Insan kadere inanir ama kaderine teslim olmaz, birakmaz kendisini kadere. Kizilcahamam halkinda kadere iman var ama kendisini kadere birakmakta var… yanlis olan bu. Görüntü bu, izlenim bu, kanaatler bu yönde.
Yine ATATÜRK: “Türk milleti zekidir… çaliskandir…” derken beklide bu anlamsiz teslimiyete atif yapmakta. Ben böyle yorumluyorum bu sözü. Çünkü “Türk milleti akillidir, çaliskandir…” demiyor ATATÜRK, “Türk milleti zekidir…”diyor.
Akilli olmakla, zeki olmak ayni merkezde can bulan iki kavram gibi görünse de; çok farkli anlamlar tasiyan, degisik merkezlere yolculuk yapan iki ayri sözcük.
Zekâ, kisa vadede pratik çözüm ve öneriler getirir insan hayatina… dogru, yanlis üzerine kurgulamistir. Akil, daha uzun vadede ve genis kapsamli çalisir… düsünür, yorumlar ve öneriler sunar… kurgusu iyi ve kötü üzerinedir.
Biz millet olarak çok çabuk ve pratik düsünür, kisa vadede çözüm ve öneriler üretiriz. Fitratimiza kodlanan ilahi kader beklide budur. Oysa iradeye bagli kader, kisa vadede tahakkuk etmez, düsünce ve önerilerle sinirlandirilmaz, çok genis kapsamli ilahi bir kurgu ve uygulamadir. ATATÜRK bu yüzden “Türk milleti zekidir…” diyor ve önemli bir tespitte bulunuyor. Zeki olan, uzun vadede tahakkuk eden, düsünce ve önerilerle sinirlandirilamayan iradi kaderi kolayca kavrayamaz ve hayatina katamaz. Kötü bir sey mi bu? Hayir… Zeki olanin kaderi, zekâsini nasil kullandigina baglidir. Dogru kullanirsa hayirli ve yararli, yanlis kullanirsa çikarci ve kötü... Etrafiniza bakin, zeki insanlarla doludur çarsilar, pazarlar. Ne ki, kader algilari zekalari kadar keskin ve bilinçli degildir. Neden?
Zeki olmak çok önemli bir vasif ve niteliktir; ama ATATÜRK’ ün dedigi gibi çaliskan olmakta lazim… zekâya hayat hakki tanimak ve hayata tatbik edebilmek çalismakla oluyor demek ki. Çaliskanlik insan hayatindan çikarsa zeka çikarciliga ve sahtekarliga dönüsür. Zeki olmakla övünmek yerine, zekayi çalisarak, hayirli ve yararli islerde kullanarak gelistirmek ve bu iradeyi gösterebilmek en dogru seçim… kader de yapilan seçimler neticesinde yasanmaz mi?
“Zekayi dogru kullanmak bilginin zekatini vermektir.”
Kaderin ilahi yönüne geçersek; tedbirsiz teslimiyette Allah’in(c.c.) taktir yoktur. Allah böyle bir teslimiyeti taktir hakkiyla mesru kilmiyor. Tedbir kadere imandandir… teslimiyet imanin kaderi… ilahi taktirse Allahin kulunu taktir ve taltif etmesi, devreye girerek koruma altina almasidir.
Hakiki bilgi geçmisten tecrübe getirmeli, bu gün için hayata tatbik edilebilir olmali… gelecek içinse tedbir ve tahmin yetenegini bünyesinde barindirmalidir. Iste kaderin bilgiye dönüsmesi ve hayata uygulanmasi… “Bilmeyenin ve bilinmeyenin kaderi olmaz…”
Konuyu hayli dagittik… tekrar Alicin Deresine ve o tarihi Manastira dönersek; asirlari üzerinde tasiyan bu tarihi yapiya elbette sahip çikmak gerekir… giderek, görerek ve benimseyip hayatimizin bir parçasi haline getirerek olmali bu is. Ama abartmadan, isi siyasi slogan haline dönüstürmeden… aklimiza geldikçe kataloglara, bültenlere ve kültür hizmeti diye sunulan kitapçiklara konu yapmadan. Hele de televizyon kanallarinda halka hitaben yapilan konusmalarda ballandira, ballandira anlatilmadan yapilmali. Çünkü ticarette ve pazarlamada bir mantik vardir, ürünün veya pazarlanacak mâmulün bütün bayilere dagitimi yapilmadan tanitimi ve reklami yapilmaz. Hemen akla su geliveriyor… elimdeki kitapçigi okuyan, inceleyen binlerce kisi, merak edip Alicin Deresindeki Manastiri görmeye gelmis olsa ne olur… yol yok, iz yok, ortada görülecek manastirsa yok! Sonuç… baska zaman gelin demek mi olacak… yoksa gülüp geçmek mi?
Hele bu manastirin arka kismina foto montaj yoluyla konulan o sahane göl manzarasini, çikip gelen bu binlerce kisi görmek isterse ne olur… saka yaptik mi diyecegiz. Bende KBRT çalistigim günlerde bu manastirin bulundugu mahalle gittim… çekim yaptik, görmeye ve görüntülemeye çalistik… böyle bir manzara orada yoktu. Dik ve taslik bir yamaç. Öyle mi kalsin… hayir! Ama böylede takdim edilmesin.
Kara Akbaba’ da artik sikmaya basladi, nesli tükeniyor diye bu kadar önem verilmesi, Kizilcahamam’da yasayan biz insanlari asagilar boyuta geldi. Dinozorlarinda nesli tükendi, artik hayatta degiller… ne yapalim… onlar yok diye bizlerde intihar mi edelim. Hayvan düsmani falan degilim ama bir yaban hayvaninin bu derece abartilarak gündeme tasinmasi da hosuma gitmiyor. Sair zamanlar basta yerel yöneticiler olmak üzere hiç kimsenin ilgilenmedigi bu yaban hayvani nasil oluyor da bu tip kitaplarda, bültenlerde, röportajlarda gündem oluyor, Kizilcahamam’in simgesi haline geliveriyor. Kara Akbaba’yi koruyalim ama koruyaninda insan oldugunu unutmayalim. Önce insan… insani degerler, sonra her sey…
Bu kitapçikta neden insani bir deger yok, neden insani bir eser yok.
Saygilarimla. (Devam edecek) 11 Subat 2010 |