| BILIYOR MUYUM… (2. Bölüm)
Kisilerin, ailelerin ve toplumun basinda bulunan dertleri, tasalari, hele de mesele, sikinti ve sorunlari giderebilmenin yolu, önce insani, fertlerden olusan aileyi ve ailelerden meydana gelen toplumu tanimaktan geçtigini birinci bölümde bir parça yazmis, dile getirmistim. Bilmenin önemine vurgu yapmis, bilmenin yollarini kendi bilgi ve lisanimiz ölçüsünde, haddimizi asmamaya dikkat ederek izah etmeye gayret etmistim. Bu bölümde yine bilmenin önemi ve sonuçlari üzerinde duracagim, akli ve fitri bilgilerime basvurarak anlatmaya çalisacagim.
En saf, duru ve hakiki bilgi, insanin önce kendisini tanimasi ve bilmesidir; sonra ne gelir… “Kendini bilen Rabbini bilir.”
Insanin kendisini tanimasi ve bilmesi öyle kolay mi? Hayir! Oldukça zor ve mesakkatli bir is bu… “Ben kimim?..” sorusunun karsiligini bulmak, akli bütün fonksiyonlariyla kullanmak demektir… kalbin his ve duygularinin sevgi ve sezgi haline getirmeyi de gerektirir. Diger yaratilanlarla kendisini müsahede ve mukayese etmekte, bu tanima ve bilmenin bir baska yolu, bir baska yöntemidir.
Kendisi hakkinda bilgi sahibi olmaya baslayan insan, kendisini Yaratan gücü ve iradeyi de bilmek ister… tanima, anlama ve bilme gayreti içine girer. Bu tanima, anlama ve bilme yolu hayata bütünlük içinde bakmak ve görmeye çalismak demektir, ki iste o zaman dertler ve tasalar basit, mesele, sikinti ve sorunlar siradan görünmeye baslar. Hatta insan basinda bulunan bu gibi dert, bela ve musibetleri bir imtihan olarak görür, ki öyledir… hayata daha siki tutunur, sabri ve sükrü dayanma ve çözüm üretme gücü haline getirir. Bu görüs ve düsünce yalniz kisilerle sinirli olmayip, aileler ve toplumlarda bu gerçegi böyle görmeli, böyle bilmeli ve yasamlarina böyle dâhil etmelidir.
Ülkemizde yasanan olumsuz gelismeleri yalniz bu gerçege baglamak, böyle bir kanaat olusturarak, yorumlamaya kalkmak haksizlik olur… ama buda sebeplerden birisidir… bence en önemlisidir.
Birbirini tamamlayan ve iç, içe geçmis üç hayati unsurdan bahsetmistik birinci bölümde… bunlar Türk-Islam Medeniyet ve Kültürünün üç ana damaridir. Bilgi, sevgi ve iman olarak siralamistik bu üç önemli unsuru… hayatin özünü. Hem insan, hem aileler, hem de toplum bu üç unsurla güç olusturur, yasama tutunur ve beka sahibi olur.
Bilgi yaratilisin ruhudur; basta kendisi olmak üzere insan bu ruha erismeye ve bilmeye çalismalidir, ki yaratilan tüm varliklarla iletisim kurabilsin… tanisin, anlasin, bilsin ki, ünsiyet bagi olusturarak bir yasam formu gelistirebilsin.
Sevgi hayatin ruhudur… insan, yasam kaynagi olan hayata, hayatin ön kabulü olan sevgiyle sarildikça, bu ruha ulasir ve rabita kurar… hayat bir deger ve anlam ifade eder. Sevgi bir ön kabuldür… çünkü kendisini yaratan güç ve irade diger varliklari da yaratmistir… “Yaratilan her seyi hos gör Yaratan’dan ötürü…” Yunus Emre bu ön kabulü böyle açiklamis, hosgörü olarak ifade etmistir.
Üçüncü olarak iman neyin ruhudur… iman, hakiki bilgiye erisen, bildikleriyle sevgiyi bilinç haline getiren insan için, Allah’in(c.c.) yasam tarzi olarak seçtigi dinin ruhudur. Bu ruhu yakalayan insan ilahi rizaya uygun yasar, yasam tarzi olarak seçtigi inanç sisteminin bütün icaplarini yerine getirmeye çalisir, inandiklari kalbinin derinliklerine yerlesir ve kök salar. Iman budur… Ilahi rizaya dayanan yasam tarzi ve inanç sisteminin ruhudur iman dersek yanlis olmaz. Bu sistemin tek ve degismez adi dindir. Imansiz kalmis bir din canli bir cesede benzer, böyle bir dinin mensuplari da, bu bedende yasamaya çalisan zavalli ve çaresiz kisilerdir.
Oysa din kolayliktir… müjdedir. Bu kolaylik ve müjdeyi iman saglar. Iman, inananlar için en büyük ve en anlamli bir iddiadir… hem de bitmeyen ve eksilmeyen bir imkan. Bu büyük ve anlamli iddia, bu imana uygun yasam tarzi ve ibadetlerle ispat edilir. Bitmeyen ve eksilmeyen bir imkan olan iman, ispat edilmis iddialarla hayata dahil edilirse, inananlara güç verir, mücadele azmi kazandirir. Çünkü inanan ilahi tarafi seçmis ve seçtigi taraf için mücadeleyi göze almis insandir… iman iste böyle bir seçimin ortaya koydugu ruhtur… güvendir… cesarettir.
Bu son açiklama ile su ortaya çikmaktadir; bilgi, sevgi ve iman, insanlar için manevi bir güç, akli bir durus, kalbi bir tavirdir… bu gücü hisseden, bu durusu yakalayan ve bu tavri hareketlerine yansitan insanlar her seyi ve herkesi etkiler. Bu etki silah gücünden daha tesirlidir… sosyal, siyasi ve ekonomik güçleri de etkisi altina alir. Söylemesi kolay… ama becermesi zor.
Osmanli Imparatorlugu bu üç unsur ve hayatin özüyle, her irktan milleti bünyesinde barindirmis, üç kitaya yayilarak asirlar boyu varligini ve hâkimiyetini sürdürebilmistir. Yalan mi?
Bati Medeniyeti ise Türk-Islam toplumunu ayakta tutan bu üç kavramsal unsura, bu hayat tarzi ve inanç sekline karsi durabilmek için arayislar içine girmis, kendisine göre daha farkli ve acimasiz bir tarz gelistirmeyi Rönesans hareketiyle baslatmis ve basarmistir.
Bilgiyi ön plana almis, hatta bilgiye tapmistir… bunu yapmasindaki maksadi, insanliga hizmet olarak sunmus olsa da, bilgiyi insani ve insanligi tahakküm altina almak üzere kullanildigi zaman içinde ortaya çikmis ve belgelenmistir… bu niyeti açik ve net bir sekilde hala ortadadir. Bilginin yanina serveti koymasi da bosa degildir, ürettigi bilgi ve bilginin uygulamasi olan teknolojinin maddi karsiligi olarak görmüs, bununla yetinmemis, serveti toplumlar üzerinde bir baski ve yaptirim gücü haline getirmeyi amaçlamis ve getirmistir de.
Siddete yönelmesi de, sahip oldugu bilgiyi, teknoloji ve serveti korumak amaçli oldugu kadar, kurdugu hegemonya ve sömürü sisteminin devamini saglamak içindir… siddet araçlari derin ve ince siyaset, askeri güç ve silah üstünlügüdür.
Bu saptamalar elbette yalniz bana ait degildir, akli basinda olan ve gerçekleri görebilen herkes bu saptamalari yapar ve yapmistir. Gerçegi ve gelecegi gören ilim adamlari da bu saptamalari seneler önce yapmis ve her platformda dile getirmislerdir. Yani bu yazdiklarim yeni ve ekstra bir bilgi degildir… bilinmeli.
Türk-Islam Medeniyet ve Kültürünü olusturan üç unsur, bilgi, sevgi ve iman… hem birbirini tamamlar, hem de tek basina kavramsal bir güçtür. Hayata açilim getirir, tanima ve tanimlama olanagi saglar. Açiklayacak olursak; bilgi sahibi olmak, hayati kavramak, yasama anlam ve amaç kazandirmaktir. Bilgi tek basina belki böyle bir amaca hizmet edebilir… ama hayati kavrayan, insan yasamina anlam ve amaç kazandiran bilgi bununla sinirli kalmaz, hayati kavrarken hayatin sevgi üzerine insa edildigini görür, sevgisiz yasamin bir anlam ifade etmeyecegini, bir amaç tasimayacagini da fark eder. O zaman bilgi bir sevgi arayisi ve kesfi olur insan, aile ve toplum hayatinda. Tabi bu durum inananlar için geçerlidir.
Sevgiyi kesfeden akil ve kalp, sevdigini daha iyi görmek, daha iyi tanimak, anlamak ve bilmek ister, bu sevgiden tekrar bilgiye yönelistir. Çünkü bilmeden sevmek ne mümkün… Bu durumda sevgiye, dolayli veya direkt, bilgi arayisidir da denebilir mi? Elbette denebilir… hayat bilgisiz, bilgide sevgisiz yasanmaz, hayata dahil edilemez.
Bilen ve seven insan, aileler ve toplum bu bilgileri, sevgiden neset eden duygu ve hisleri aklina isler, yüreginin çeperlerine yedirmeye baslarsa, iman ortaya çikar. Iman gâybi bilgilerin, duygu ve düsüncelerin kalp zemininde pekismesi ve güven kazanmasidir. Kalpte olusan bu ortam bilgiyi ve sevgiyi muhafaza eden bir yürek haznesi ve hazinesi olup çikmaz mi? Elbette çikar… Nasil girift ve zincirleme bir durum degil mi? Çok hos… muhtesem bir yapi bu.
Bilgi insan, aile ve toplum hayatina tanimayi, anlamayi ve bilmeyi getirir… bilmeyen bos bakar, puslu görür, anlamakta zorlanir, tanima, anlama ve güvenme güçlügü çeker… insan gerçek sevgiyi hayata ve hayatina dahil edemez. Gören, taniyan, anlayan ve bilen, kesin, net bir sevgi ve inanç sahibi olur. Su ortaya çikiyor ki, bilgi olmadan sevgi, sevgi olmadan iman olusmuyor… “ Birbirinizi sevmedikçe iman etmis sayilmazsiniz, iman etmedikçe de Cennet’e giremezsiniz.” Bu Hadis-i Serif sayfalarca yazdiklarimi toparliyor ve bir cümlede ifade ediyor. Harika bir sey bu! Bilginin ilim haline dönüsmesi bu olsa gerek.
Demek oluyor ki, insan bilmedigini sevemiyor, sevmedigine inanamiyor… yani iman olusmuyor.
Bilgi insan hayatina sevgiyi, sevgi insan hayatina inanci ve güveni, yani imani getirmiyorsa… ya bu bilgide bir yamukluk ve çarpiklik vardir, yada bu bilgiyi alan akil normal fonksiyonlarin da çalismiyordur. Su an insanimizin, ailelerimizin ve toplumumuzun içinde bulundugu sikinti acaba bu mu? Ya bilgiler yanlis ve kirli, ya bizler gerçek bilgiden uzak yasiyoruz veya buna sistematik bir biçimde zorlaniyoruz… yada bilgisizligi kendi irademizle seçiyor ve bunu çok matah bir sey saniyoruz. Neden olmasin!..
Bilgisiz kalmak havasiz, susuz kalmak gibi bir sey olmali… ki bu yüzden gelisemedik, aklimiza kodlanmis bilgiler kurudu… kuruyor, kalbimizdeki en samimi his ve duygular çürüdü veya çürümek üzere. Iman zihnimizde silik bir hayal… ve yüregimizde hala varligini hissettigimiz eski ve aci veren bir siyrik sanki.
Hani iman, ispati inananlardan istenen en büyük ve anlamli iddia idi… hani iman, inananlar için bitmeyen ve eksilmeyen bir imkanlar bütünüydü… Yazik degil mi bize, iman ettigini söyleyenlere…
Sonra ne oldu… saf ve duru sevgiyi hayatimiza katamayinca yasam damarlarimiz daraldi, kalp krizi geçirdik… herkes kalp hastasi.
Akilda bilgi, kalpte sevgi olmayinca inançlar sig ve anlamsiz olmakta, iman kalbe yerlesememekte. Hal böyle olunca bilmeden yasiyor, sevmeden iletisim kuruyor ve imansiz bir inancin mensubu olmak durumunda kaliyoruz… çok aci.
Eger insanlar, aileler ve toplum, asirlarin birikimiyle akil kodlarinda biriken, hiçbir sart ve kosulda vazgeçmemeleri gereken yasam bilgilerini, tecrübelerini, degerler manzumelerini ve uymalari gereken toplumsal kurallari terk ederlerse, kismen vazgeçerlerse veya farkli yorumlayip tevil etmeye kalkarlarsa ortaya ne çikar biliyor muyuz? Bilmiyoruz… Çünkü bilmek korkutuyor bizleri.
Acaba kisiler geçmislerinden mi utanir… Aile ve toplum hayatinda amaç ve hedef kaybi mi baslar… Kendi varligini anlamsiz görme ve asagilamak gibi varlik bilgisinden mi uzaklasiriz… Kisilerde, ailelerde ve toplumda üstün medeniyet ve kültürlere öykünme mi baslar… Taklitçilik acaba bu mu? Maglup medeniyet travmasi olarak nitelendirilen durum acaba bu mu? Bu travma böyle devam ederse, baska bir medeniyet ve kültürün egemenligi kaçinilmaz olmaz mi? Bu gün yasadiklarimizin ilmi tespiti ve konulacak adi bu mu? Ne dersiniz?
Osmanli Imparatorlugunun çöküsü ve yikilisini, afaki söylemlerden kaçinarak ve hamaset yapmadan selim bir kafayla incelenecek olursa, durum böyle görünür… mesele bundan ibaret diye yorumlayabilir.
Bu tarihi gerçegi üç kavramla açiklamakta mümkün… taassup, taklit ve tefrikadir bu üç kavram. Taassup körü, körüne inanmak, kendi irkini, varligini veya düsüncelerini her seyin üstünde tutmak olarak açiklansa da asil taassup bilgiden, sevgiden ve imandan mahrum yasamak ve bunu hayat tarzi haline getirmek, hatta savunmaya kalkmaktir. Taklit, bilgi üretemeyenlerin, farkli ve farkliligi yakalayamayanlari tek sigindiklari komik ve dramatik kaledir. Tefrikanin degisik tanim ve tarifleri olsa da, burada vurgulanmak istenen devamli geçimsizlik ve bitmeyen tartismalardir. Eger kisi kendisiyle, aile fertleri birbiriyle, toplum kendi içinde veya toplumu idare edenler aralarinda bu geçimsizligi ve lüzumsuz tartismalari sürekli yaparlarsa, tefrikaya düsmüs olurlar. Bu yapilan kiside bunalim, ailede çözülme, toplumda huzursuzluk ve devlet hayatinda ise çöküs olarak ortaya çikar… çok tehlikelidir.
Türkiye Cumhuriyeti iste böyle bir çöküs ve yikilis üzerine insa edilen yeni bir devlet olarak tarih sahnesinde yerini alirken hedefi bilgiye erismekti… “Hayatta ki en hakiki mürsit ilimdir…” diyen Mustafa Kemal’in amaci baska ne olabilirdi ki. Sultanliktan, halk idaresi olan Cumhuriyete geçis bilgiye erismek arzusu oldugu kadar, insan ve topluma duyulan sevgi ve sayginin izhari degil de neydi. Sonra dini reddetmeyen ve inançlari toplumun çimentosu gören bir anlayis vardi bu yeni idari sistemde, bu imandan baska ne olabilirdi ki… ama sonra ne oldu? Bati Medeniyetine öykündük ve degerlerimizi terk etmeye basladik. Batinin degerlerine öyle sadakatle baglandik ki, bu modern bir taassuptu… o basit, içi bos ve anlamsiz degerleri öylesine hayatimiza katmaya kalktik ki, bu çagdaslik adi altinda taklitti… onlarin idari sistemlerini aldik, henüz ne fert, ne aile ve nede toplum olarak bu sisteme hazirlikli degilken, umut bildik, çagdaslik gördük ve gelismemizi bu sisteme bagladik… sistem bizde tefrika yaratti, çünkü sosyal yapimiza uymadigi gibi, bizim yasayacagimiz, kurallarina uyacagimiz bir tarz ve stilde degildi.
Neden hep Bati Medeniyetinin buldugu, benimsedigi ve seçtigi sistemleri seçiyor, hayat tarzini gelismislik olarak görüyorduk. Kendi sosyal yapimiza uygun bir idari sistemi neden gelistiremiyoruz… ve neden hayat tarzimiza, yasam kosullarimiza uygun gelismeler sergilemiyoruz. Her insanin parmak uçlarimiza kadar farkli oldugumuzu biliyoruz da, neden bu farkliligi yasama ve yasantimiza tasiyamiyoruz. Farkli olan, farkliligini ortaya koymaz mi? Koyar ama kolaycilik var ya…
Laiklik Islam Dininin özünde varken Fransa’dan almaya gerek var miydi? Hemen hadi be… demeyin. “Ben sizin Rabbiniz degimliyim?” sorusu Allah(c.c.) katinda vuku bulan bir anlayisin ilahi tezahürüdür. Verdigi akla ve iradeye duydugu sonsuz saygidir bu. Akil ve irade sahibi insan Rabbini reddetmeden kendi sistemin kurabilmeli, hatta reddedenleri bile bu ilahi soru ve yaklasim geregi anlayisla kabullenebilmeli. Laiklik her dinin yasamasina olanak saglamaksa, tek Rab varken, bu soru inanmayanlara bile, inanmama hakki vermek degil de nedir? Demokrasinin en önemli basamagi seçme ve seçilme hakkiysa, bu soru Rabbin seçme hakkina verdigi önemi ortaya koymaz mi? Bu öyle bir Rab ki, hem esi, benzeri ve seriki olmayacak, hem de bu soruyu yarattiklarina soracak… müthis bir laiklik, sonsuz bir demokrasidir bu. Kim ne düsünür bilemem ama benim kesin ve net düsüncem, kanaatim bu yönde.
Hem laiklik, hem demokrasi bu ilahi soru ve yaklasimla insan hayatina dahil olmuyor mu? Derin bir düsünce bunu insan aklina yerlestirir ve temellestirir. Hele “… senin dinin sana, benim dinim bana.” Mealindeki ayet, laikligin açik ve net bir kanitidir. Peygamber Efendimizin(S.A.V.) diger din mensuplariyla yaptigi Medine Sözlesmesi bir baska vesika ve delilidir laiklige ve demokrasiye dair. Bati Medeniyetinin türettigi kavramlar ve dayattigi sistemlerle bu milletin kan uyusmazligi oldugu bir gerçek. Hep sikinti, hep sorun ve hep bir paranoya… Insan inandigi gibi yasayamaz ve baska inançlarin hayat tarziyla yasamaya zorlanirsa ortaya bunlar çikar.
Bu güne kadar gördük, yasadik, sahit olduk… halkin oylariyla iktidara gelen bütün Cumhuriyet Hükümetleri, iktidar oldular ama muktedir olamadilar… neden? Halkin umut ve beklentilerine karsilayamadilar, milletin düsünce biçimine, yasayis tarzina ve inançlarina uygun bir yönetim sergileyemediler… neden?
Sistem halkin iradesine, yasam tarzina ve inançlarina uygun kurulmadigi için mi? Yoksa halk bu kurulu sisteme ayak uyduramiyor, anlamakta zorlaniyor veya günü kurtarmak adina biraz menfaate mi kaçiyor…
Her ne olursa olsun, kendi olamayan ve kendi sistemini kuramayan ne insan sahsiyetlidir… sözü geçer. Ne aileler itibarlidir… hatiri sayilir. Ne toplumlar birlik ve beraberlik içindedir… huzur ve güven verir.
Böyle bir ortamda hükümetler göstermelik olur, muhalefet halktan kopuk ve kendi iç dünyasina kapanir. Ortalikta dolasan Bati Medeniyetinin uyduruk ve kirli bilgileri, henüz toplumun ahlakini olusturamadigi teknolojik icatlaridir…
Ekonomik gücünden ve sömürü düzeninden kaynaklanan hayat pahaliligi, buna bagli toplumsal sikintilar…
Siddet olgusunun tezahürü olan terör, kan ve göz yasi doldurur sokaklari. Baska ne olsun… Allah’a(c.c.) böyle durumlarda siginmaya ve yardim beklemeye kalkmak en büyük hatadir. Neden mi?
Verdigi akil ve iradeyi kullanmayacaksin, bilgiden kaçacak, sevgiyi horlayacak ve imani gericilik sayacaksin… sonra yardim bekleyeceksin. Olur mu? Yakisir mi? Gelir mi ilahi yardim…
Saygilarimla. (Devam edecek) 16 Ocak 2010
|