banner94

İ N S A N S I Z H A Y A T “ İkinci Bölüm”

“ Hayalsiz hayat, rüyasız uyku gibidir;ne yorum bekler, ne umut verir…”

İ N S A N S I Z H A Y A T “ İkinci Bölüm”

“ Hayalsiz hayat, rüyasız uyku gibidir;ne yorum bekler, ne umut verir…”

uğur demirbaş
uğur demirbaş
29 Aralık 2014 Pazartesi 19:04
548 Okunma
İ N S A N S I Z   H A Y A T  “ İkinci Bölüm”

İ N S A N S I Z   H A Y A T…

                                       “ İkinci Bölüm”

 

“ Hayalsiz hayat, rüyasız uyku gibidir;ne yorum bekler, ne umut verir…”

 

Sohbeti kasıtlı olarak başka bir mekâna ve başka bir zamana kaydırmış olmam, dinlemenin dikkati olan sessizliği de peşinden sürükleyip getirdi; sardı sarmaladı karşımdakileri. Önüme konulan ikinci çayı soğutmak niyetinde değilim; önce bir yudum çay, sonra kısıkça öksürük ve ardından sözlerime devam ediyorum. Öksürük biraz ciddiyet kazandırmak sözlerime, biraz da dikkatleri yoğunlaştırmak; her konuşmacı yapar, ben niye yapmayayım.

“Nisan güneşinin aydınlattığı malta da volta atmaya yeni başlamıştım o sabah; baharın kokusunu duymak ama rengini görememek çok kötü. Yaşamayana anlatmak zor; içim ezik, aklım derin düşüncelerde. Baktım Niyazi Başçavuş aksayan bacağı ve o hep asık suratıyla yanımda. Voltama iştirak edecek anlaşılan. Bilmeyenler olabilir…” Üç kişinin gözlerine tek, tek bakarak burada bir açıklama gereği duyuyorum ister, istemez.

“ Malta, her koğuşun üstü açık avlusudur, yürüyüş ve havalandırma alanı sizin anlayacağınız… Volta ise o koğuşta yaşayan mahkûm veya tutukluların bu avluda belli bir çizgide ve birbirinin yolunu kesmeden, belli bir tempoda yaptıkları yürüyüşün adı…” Bakışlardaki ışıma birazcık anladıklarının delili, sözlerime devam ediyorum.

“Uydurukça başını sallıyor, selam veriyor güya;gülümsemeye çalışıyorum huzursuzluğumu belli etmemeye çalışarak. Niyazi Başçavuş uzun zamandır içerdeymiş, bense bir ay bile olmamış aralarına katılalı. Bu yüzden benden kıdemli, yaşça da büyük; hürmet etmemek olmaz. Nasılsın, iyi misin diye soruyor bilgiç ve otoriter bir sesle; çabuk alıştığımı söylüyor, beğeniyor saatlerce volta atmamı. Günün belli saatlerinde kitap okuduğumu duymuş, şiir yazdığımda çalınmış kulağına. Merakından sormuyor bunları, cezaevinde yapılacak iş değilmiş ona göre. Gardiyanlarla iyi geçinmeli, ara sıra dış avluya çıkmalı, baharı koklamalı, açan çiçekleri görmeli, Kızılcahamamlı olmanın avantajını kullanmalıymışım. Karşı görüşüm hep vardır; o günlerde kırk dokuz yaşımdayım: ‘Kırk dokuz yıl gördük de ne oldu, farkına mı vardık, bu yılda görmeyelim çiçeği böceği. Hasret kaybedileni geri getirmez ama yeni kayıpların önüne geçer, bırakın hasretini yaşayayım baharın’ diyorum. Hafiften öfkeleniyor, belli etmese de sesine yansıyor önerisine karşı çıkışım.”

Yeni gelenin gözlerine bakarak devam ediyorum sözlerime: “ Daha sonra başka konulara kayıyor sohbet. Gelip gidenlerden, arayıp soranlardan konu açılıyor. Niyazi Başçavuş’ da sizin gibi insanları sevmediğini, hatta nefret ettiğini anlatmaya başlıyor sohbetin ilerleyen bölümlerinde. Aynı sizin gibi nankör, kalleş ve ikiyüzlü olduklarından yakınıyor. Bu yüzden nefret ettiğini, güven duymadığını, bu yüzden herkese uzak durduğundan dem vuruyor. Üstüne basa basa bu nefretin tek sebebinin insanlar olduğunu, hayvanların daha dost ve sadık olduğunu anlatıyor; hem de yürekten ve inanmış bir kararlılıkla söylüyor bütün bunları.”

Tam burada çayımdan bir yudum daha içmek ve dikkatleri ölçmek doğru olurdu; öyle de yapıyorum.Bakıyorum dikkatler dağılmamış, çayım da soğumamış.

“Duramadım, huy bu ya: ‘Bunları bana anlatıyorsun ama bende insanım’ deyiveriyorum. Nasıl köpürüyor birden, nasıl hiddete kapılıyor anlatamam: ‘Sen niye üzerine alınıyorsun’ diye çıkışıyor. İnsan olduğum için desem de anlamamakta direniyor. Bakıyorum olacak gibi değil: ‘Eşin, çocukların, dost ve akrabalarında insan, onlardan da nefret ediyor musun’ diyorum bu seferde. Köpürmek şöyle dursun taşıyor, hiddeti neredeyse şiddete dönüşecek. ‘Sen nasıl bir insansın, eşimi, çocuklarımı ne diye karıştırıyorsun… Onlar benim canım, hayatım…’ diye haykırmaya başlıyor. Sesi de gür Maşallah… Koğuşta bulunanlardan bir kaçı fırlayıp çıkıyor dışarı;dışarda olanlar ne olup bittiğinden zaten haberdar, aldıran yok. İçerden çıkanların meraklı bakışlarında ne oluyor sorusu… Önce ben yok bir şey diyorum el işaretiyle, sonra Niyazi Başçavuş çıkışıyor o gür ve otoriter sesiyle: ‘Ne var sazanlar, yüksek sesle konuşamaz mıyız’ diyor.

Sonra bana dönerek ‘Artık seninle sohbet edemeyiz, senin yolun başka, benim yolumbaşka’ ikazında bulunuyor. Ses tonu oldukça kısık ve kibar; ama esmer yüzü daha bir asılmış, sert bakışları daha bir kararmıştı bunları söylerken. Aksayan bacağını sürüyerek mağara ağzı gibi karanlık ve dipsiz görünen gölge basmış koğuş kapısının boşluğunda kayboluyor Niyazi Başçavuş. Neden böylesin diye hayıflanıyorum; acımsı, tatsız his kaplıyor içimi. Üzgün gözlerle izliyorum bu yaşlı ve öfkeli ihtiyarı. Üzen o olsa da, üzülen yine ben olmuştum. Keşke neden ve nasıl bu düşüncelerin esiri olduğunu anlamaya çalışsaydım. Kapıldığı bu nefret fırtınasını durdurmaya çalışsaydım; yardımcı olsaydım Niyazi Başçavuşa. Teskin ve teselli edecek bir şeyler bulsaydım söz olarak. Keşke…”

O ana kadar hiç ağzını açmamış, tek laf etmemiş yeni emekli olmuş orta yaşlı bürokrat kendisinden beklenmeyen bir ses tonuyla: “Sen sonraki günlerde mutlaka araştırmışsındır, öyle tahmin ediyorum” demez mi? Sesindeki tını hükmedici; hadi buna buyurgan diyeyim. Bu küçük ayrıntı bu üst düzey bürokratın mesleğini de ele verir; öyle umuyorum.

“Üzülen, üzüntüsünü dindirmek için çare arar; benim bulduğum çare bu nefretin sebebini araştırmak oldu. İyi tahmin ettiniz…” Bürokratın yeşile çalar kısık gözlerinde mutlu bir ışıma beliriyor bu sözlerim üzerine. “Sizi okumamın avantajı” diyor sakin ama yine o buyurgan ses tonuyla.

Yeni geleni hayli huzursuz buluyorum bu konuşmaların sonunda; bir önceki kararlılığı kaybolmuş, tedirgin bir hal almış bakışları. Bir şeyler söylemek istiyor ama aradığı kelimeleri bulamadığı için cümle kurmakta zorlanıyor olmalı; yutkunması bu yüzden.

En sonunda kuru ve cılız bir tınıyla: “Yani ben şimdi Niyazi Başçavuş mu oldum, o konuma mı geldim.” Demez mi? Hayır desem olmaz, evet desem yine olmaz; bu sefer yutkunmak bana düşüyor; kelime haznemi karıştırmak ve tavsıtıcı bir cümle kurmak da.

“Sözleriniz 1999 yılına götürdü beni, aynı cümleleri duymak hatıralarımı tazeledi, maksadım kıyaslamak değil.” Biraz kırgın bakıyor, sonra aradığını bulamamış bir tavır içinde çay bardağına çeviriyor gözlerini. “İnsanlarda onur kalmamış, herkes menfaatinin kulu.” Yaşadığı hayal kırıklığı önce sözlerine, sonra omuzlarına çöküyor. “Şimdi tek başıma daha huzurluyum, köpeğimle öyle bir dostluk kurdum ki, kimseye ihtiyaç hissetmiyorum.” Aniden ilk geldiği havaya bürünüveriyor bunları söylerken; şaşırmamak elde değil. Oturduğumuz sehpa bile bunaldı bu iç karartıcı sohbetten, üzerine düşen akşamın ilk puslu gölgesi bu sıkıntının işareti; gün akşama devrilmek üzere. “ İyi ama neden mağdur edenler yerine hep insanlığı karşına alıyorsun, sürüyorsun orta yere. Onursuz olan kimse ona çat, onu hedefine koy…” diyorum, keşke demez olaydım. Niyazi Başçavuş gibi parlıyor, köpürüyor karşımdaki. “ Herkes aynı Nizamettin Bey, hangi birini sayayım, kimin yanına yanaşsam aynı onursuzluk, aynı kalleşlik pusuya yatmış.”

Birbirimize bakışıyoruz diğer iki kişiyle, ne yapsak da başladığımız ve yarıda bıraktığımız sohbetimizegeri dönsek; şimdi yerinde yeller esen eski mahallemizin sokaklarında hatıra kovalamaya başlasak gönül hoşluğu içinde.

Yeni emekli olmuş bürokratın gözlerinde işi bana bıraktığının iması, daha genç olanımızın bakışlarında bu işi tatlıya sen bağlarsın gibi bir ifade. Mesele bana kaldı ama konuya düğüm atmakla, düğümlenen mevzuyu kesip atmak arasında kararsız kalanda benim. Ne etsem acaba…

“Neler yaşattılar bana, nasıl hançerlendim en dost bildiklerim tarafından… Anlatsam roman olur, anlatmasam işte böyle büyür yüreğimde orman olur.” İşte bu sözü güzeldi yeni gelenin. Güldüm “Sende şairlikte var galiba, güzel söz… Tutarım aklımda.” Garsonun boşalan bardakları toplamasını bekledikten sonra… “ Hayat zıtlarıyla yaşanır, ilahi kurgu böyle. Kötü olmalı ki, iyilik ortaya çıksın. Kalleş olsun ki, dostluk anlam kazansın, değer bulsun. Boşa yoruyorsun kendini, boşa üzülüyorsun, boşa üzüyorsun dostlarını.” Desem de bakışlarındaki ifadeyi değiştirmeye yetmiyor sözlerim.

Yeni emekli olmuş bürokrat o buyurgan ama bir o kadar yumuşak ses tonuyla devreye giriyor o sıra: “ İnsanların bu kadar birbirinden kopması, bu kadar birbirine uzak, soğuk ve yaban olması, kin ve nefret duygularıyla dolup taşmasının nedeni nedir; yorumunuz nedir bu duruma…” Soru güzel, soru soranın cevabı da vardır sorduğu soruya karşı ama birde onunla cebelleşmek var işin uçunda; çekiniyorum cepheyi genişletmekten. O sakin duruşu, buyurgan sesiyle çelişiyor olsa da bakışları samimi ve dostça.

“Yine cezaevine döndüreceksin beni ama olsun, dinlerseniz anlatayım.” Gayet rahat gülümsüyor, biraz daha yerleşiyor oturduğu tabureye ‘anlat dinlerim’ iması. Daha genç olanı incelemeye alıyorum, o dünden razı. Ya yeni gelen, biraz kırgın görünse de dinlemekten yana bir eğilim içinde. Öyleyse anlatmalıyım şu meşhur Çılgın Hasan’ la 3. Koğuşta yaşanan ve hayatı yine yaşanan hayatla açıklayan o ilginç anlatımları anlatmaya.

“Çılgın Hasan ve arkadaşı 3. Koğuşun o hantal, gri renkli demir kapısından içeri girdiğinde ben henüz iki ayımı doldurmamıştım; yani cezaevi tıfılı. Tıfıl olmak kendi uydurduğum bir yakıştırma, oysa sözü sohbeti dinlenir bir haldeyim. Niyazi Başçavuşla volta atmıyor, sohbet etmiyor olsak, birbirimize hep mesafeli ve soğuk dursak da, saygın ve saygılı bir yakınlaşmamız oluşmaya başlamıştı bu arada. Hissediyordum bunu…” Devam edecek…

 

banner106
Son Güncelleme: 29.12.2014 20:34
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
banner89

banner79

banner78

banner83

banner90

banner26