banner94

İ N S A N S I Z H A Y A T “Dördüncü Bölüm”

“ Yaptığıyla yetinenler hayal kuramaz, yapacağı olanların hayali vardır…”

İ N S A N S I Z H A Y A T “Dördüncü Bölüm”

“ Yaptığıyla yetinenler hayal kuramaz, yapacağı olanların hayali vardır…”

uğur demirbaş
uğur demirbaş
12 Ocak 2015 Pazartesi 22:50
691 Okunma
İ N S A N S I Z    H A Y A T “Dördüncü Bölüm”

İ N S A N S I Z    H A Y A T
“Dördüncü Bölüm”

“ Yaptığıyla yetinenler hayal kuramaz,  yapacağı olanların hayali vardır…”

“Çılgın Hasan’ın sözleri yüreğime oturdu; şiir okur gibi birdeben tekrar ettim onun ağzından çıkan sözleri: ‘Bizim gibi gayrı meşru yaşayanlar yüreğini ağzında taşır…’ Sonra sustu bir müddet, Malta’nın o yüksek, aşılmaz gibi görünen kirli duvarlarına baktı, duvarların üzerinde boydan boya uzanan dikenli tellerde gezdirdi bakışlarını. ‘Bizim Yüksel, polis baskını yediğinde aşk yaşadığı kadınla birlikteymiş;tabi kafalar da o biçim… Ben hep zulamda tesiri yüksek uyuşturucu haplardan taşırım, hani şu yeşil reçeteyle satılanlardan; Yüksel jilet…’ Kesik, kesik konuşuyordu; arkadaşıYüksel’in o gün yaşadıklarını sanki gözünde canlandırıyordu. ‘Ani polis baskınlarında her şey olabilir, hele polis sorgusu çetin geçer Hocam. İş üzerinde yakalanmakta var, itiş, kakış,sopa, dayak; belli mi olur işin uçunda linç edilmekte var. Tedbirli olmak lazım, ne olur ne olmaz; her şeyin bir bedeli var.

Ben böyle bir durumla karşılaştığımda hepzulamda sakladığımo hapa el atar, yutarım bir an önce. Nedayak, ne işkence, ne hakaret duyarım bir müddet sonra. Uyuşur kalır her tarafım, her şey bir hayal olur, rüya gibi yaşanır ve biter;ben seyirciyimdir artık. Hapın tesiri geçince ne olur, ne biter şansa kalmış; dayak, işkence varsa acısı kalmıştır; eh dayanacaksın. Sopaya dayanmayan porsuk harmana yanaşmayacak…Başta tecrübeli olan polisler, sonra uyanık olanlar bunu bilir, hemen fark eder; alır nezarete bekletir. Sorgu suale daha sonra başlar. Ama Yüksel farklıdır; o ne şansa bırakır kendisini nede bir başkasına… Polis baskını yedimi veya başına bir hal geldi mi;basar jileti, neresi olursa olsun, kan revan içinde bırakır vücudunu. Maksat kendisini hastanelik etmek, böyle yaparak kurtulmak içine düştüğü durumdan… Şaşırtmak, durdurmak o an karşısında kim varsa. Zaman kazanmak, üç beş gün rahat etmek, kendine gelmek, sorgudan, sualden kurtulmak senin anlayacağın... Baktı olmadı vücudundaki yaraları göstererek karşı tarafı suçlamak. Polis yaptı diyerek polis üzerinde baskı kurmak, sorgudan, işkenceden, günlerce nezarette kalmaktan yırtmak. O gün kafası o biçim, polis kapıya dayanınca basmış jileti karnına, yırtmış boydan boya.

Polis teslim aldığında bağırsakları neredeyse dışardaymış, öylesine derin ve acımasız vurmuş jileti. Günlerce kaldı tutuklanmadan önce hastanede, ifadesi orada alındı. Yüz otuz altı dikiş atılmış vücuduna. Kalbinin üzerinden sağ kasığına kadar bir yırtık, biraz iyileşti ama acısı taze…’

Çember sakalın çevrelediği yüzüne hafiften bir kızıllık yayılıyor, hatırlamaktan mı, yoksa üzüntüden mi tam olarak anlamak biraz zor; belli etmiyor Çılgın Hasan, o derece de ketum ama seziyorum bir şeyler.
‘İnsanız’ diyor titreyen bir ses tonu içinde ‘gayrı meşru yaşasak da insanız; âşık bizim ki, seviyor vefasızı. Durgunluğu, suskunluğu o vefasızı bekleyişinden, gelmez ama…’ Kesin konuşuyor… ‘Bugüne kadar hiç gelmedi ki; gelmez…’ Göz göze geliyoruz, tam soracağım senin bir beklediğin yok mu diye; o sanki anlıyor ‘Bende vefa yok ki, kimden vefa bekleyeyim. Herkes sever beni ama kimse arayıp sormaz; neden böyle diye de merak etmem. Daha doğrusu etmemeyi öğrendim, bu yaşa kolay gelmedik Hocam…’ Yine değişiyor Çılgın Hasan, o duygu yüklü bakışları alaycı bir hal alıyor, yüzüne yayılan o samimiyet, yanaklarında beliren kızıllıkla birlikte kayboluyor; umursamaz, kaypak ve aldatıcı bir maske gelip oturuyor o sevimli yüze; ama hiçte yakışmıyor.

Ne ki Hasan bu, lakabı Çılgın… Biraz önceki hali daha başka, daha içten ve insancaydı. Takındığı tavır ve yapay maske ise hayat şartları; çare yok mu?
Voltanın temposunu artırıyoruz gayrı ihtiyari, o alışık hızlı volta atmaya, bende acemilik var ama ayak uydurmakta gecikmiyorum. Güneş hayli yükselmiş, duvar diplerine düşen gölgeleri kısalmaya başlamıştı, biraz daha sokulmak lazım dip köşelere. Belli olmaz, bahar güneşi bu, kötü çarpar. Suskunluğumuz epey sürüyor. Aklımda dolaşıp duran soruyu sorsam mı acaba; hadi sorayım:

‘Kandırmaya meyilli olanlara öncelik veririz kandırmak için diyorsun, pek anlayamadım. Kandırmaya meyilli olanlar kandırır biliyorum, kandıranı siz nasıl ve neyle dolandırıyorsunuz.’ Yine gülecek, tutuyor kendisini. Gözlerine düşen o zekâ ışıltısı ‘Bize sizin gibi saflar lazım’ mı diyor ne.

Tam burada Çılgın Hasan’ın neden ‘Hocam’ diye hitap ettiğini açıklayayım; yanılmış olabilirim, o sıralar 3. koğuşta tek vakit namazlarını kılan benim, kirli de olsa sakalım da var. Yaş itibariyle de Niyazi Başçavuş’ tan sonra yaşlı sıralamasında ben varım. Bunların yanı sıra birde mecburen gösterdiğim sabır, tevazu ve sevecenliğim var. Niye mecburen de gönüllü değil… Mecburen girilen yerde yaşanan ve yapılan her şey mecburiyettendir; en samimi duygular bile bu mecburiyetin görülmeyen, aşılmayan duvarına çarpar, vurur, parçalanır ve dökülür. Gösterdiğim sabır, tevazu ve sevecenlik bu zorunlu mecburiyetin içine koyduğum göstermelik duygular; çelişkilerin uyum oluşturması… Tam böyle de denemez, çelişki gibi görünenlerin mecburiyet karşısında kol kola, uyum içinde olması… Bu tanım daha doğru.”

Yeni gelenin tasma kayışını bileğine doladığı, durmadan kuyruğunu sallayıp duran köpeği huzursuzlanıyor söz tam bu noktaya geldiğinde. Konuşan ben olduğum için mi, kanlı gözlerini bana çevirmiş kızgınca bakıyor. İçim ürperiyor birden; korku değil bu, bir köpeğin bakışlarından ürkmek. Dikkat edenler bilir, akıl hastalarının bakışları ürkütücüdür. Köpeğin sahibi onun huysuzluğunun farkında, başını okşuyor; kalkıp gidecek ama lafında tam heyecanlı yerine gelmişiz; hem merak ediyor, hem kendisine nasıl bir pay çıkacak onun derdinde. Emekli bürokratın sorusu üzerine çıkan kısım onu tatmin etmemiş anlaşılan. “Lafı çok uzattım, farkındayım ama böyle detay vermeyince de konu netlik kazanmıyor” diye bir mazeret atıyorum orta yere. En genç olanımız: “Dinliyoruz ağabey sen devam et” demez mi? Canıma minnet…

“Çılgın Hasan şöyle bir düşünüyor; nasıl bir anlatım içine girmesi gerektiğini hesaplıyor olmalı. ‘Bir misalle anlatayım, daha iyi anlaşılır.’ Diyor gülümseyerek. ‘Bir gün, Yüksel, onun manitası ve ben, Almancı hüviyetine bürünmeye karar veriyoruz; bazen bizimle takılan son modelarabası olan bir arkadaşı arıyoruz; alacağı gündelik üzerinde anlaşmak lazım. Bazen günlük ne kazanırsak ondan pay alır araba sahipleri, bazen gündelik isterler. O gün nedense gündelik istedi arkadaş. Almanya’dan üç beş günlüğüne izinli gelmiş üç kardeşiz, Yüksel’in manitası da onuneşi; rol böyleoynanacak.

Yanımızda, Peru, Şili gibi çok değil hiç bilinmeyen ülkelerin hiçbir değeri olmayan paraları; hem de yüzlük, binlik… Mark veya dolar diye yutturacağız bu üç kuruş değerindeki bu paraları… Para kurlarını veren günlük gazetelerden de bir kaçını almalıyız ki mizansen tamam olsun. Tan yeri ağarmadan yola çıkıyoruz; orası, burası, şu amca bu dayı derken oldukça para sattık mark veya dolar diye. Ceplerimiz para kalıplarıyla doldu.’ Nasıl yapıyorsunuz diye sormayayım mı? Soruyorum… ‘Sabah namazından yeni çıkmışlar hocam, henüz dağılmamış kalabalık… Yanaşıyorum yanlarına, usturuplu bir selam… Önce abdesthaneyi soracaksın, sonra kadınlar içinde var mı diyeceksin. Gir veya girme… Hemen ardından, Almanya’dan cenazeye geldik ve dönüyoruz, rahmetli annemizin bir vasiyeti var, önünüze çıkan camilere yardım yapın dedi. Bu caminin bir derneği varsa bir miktar yardım etmek istiyoruz diyeceksin ki, karşı taraf ikna olsun. Paraya tamah edenler sormaz, nerelisin, kimsin, nerden gelip nereye gidiyorsun diye; soran olursa o cemaatten hayır çıkmaz, uzaklaş… O gün, orada bulunan ve kendisini çok akıllı sanan biri fırlayıp çıktı kalabalığın içinden; dernek başkanı olduğunu söyledi… Cami cemaatinden uzaklaştırdı bizleri, biraz uzağa çekti. Gözleri yuvasında fıldır, fıldır dönüyor uyanığın.

Rahmetli annemizin iki bin markı olduğunu, bunu dörde bölmemizi, dönüş yolunda uğradığımız yerlerdeki dört camiye bağışlamamızı vasiyet etti dedik. Ben alayım dedi bu çokbilmiş… Makbuz kesecek misiniz diye sorduk, kızdı, makbuz da neymiş, nerden bulacakmış o saatte makbuzu… Paraların binlik olduğunu, bozdurabileceğimiz bir yerin olup, olmadığını sorduk, bankalarda kapalı… Ben bozarım, birçok Almancı akrabası varmış, bilirmiş yabancı parayı. Gazeteye falanda gerek yokmuş, uyanık markın değerini bizden iyi biliyor; biraz aşağı vermemizi teklif ediyor bu arada.

Eğer düşük kurdan verirsek kendisi de olmak istiyor; vay be… Üçkardeş birbirimize bakışmalıyız ki, önce inandırıcı olalım, sonra karşı taraf telaşlansın, acele etsin, işi bir an önce bitirmek istesin, detay aramaya kalkmasın. Araba şoförü olmaz diyor sertçe, annemizin ruhu sızlar, hadi gidelim diye diretiyor, uzaklaşıyor oradan. Geçip oturuyorson model arabasının direksiyona. Yüksel’in kızması lazım, hep böyle yapar bu demeli, huysuz, para canlısı diye çıkışmalı; öyle de yapıyor… Ben namazı geciktirmeden bitirelim derdine düşmeliyim ki; yaşlı adam telaşa kapılsın.

Hemen teklif ettiği kuru kabulleniyoruz. Önce bin markı bozuyor uyanık, yarısını camiye ayırıp veriyoruz, yarısı bizde kalıyor. İç cebinden çıkardığı para kalıbıyla bir sürü mark alıyor, çarçabuk hesaplayıp veriyoruz kendisine. Mark diye aldığı Peru veya Şili parası, bakmıyor bile, ucuza getirdi ya… Belki de bilmiyor markı doları, sadece duymuşluğu, kulak dolgunluğu var.’ Çılgın Hasan’ın bunları anlattığında yıl 1999, anlattıkları daha önce yaşanmış da olabilir. ‘İşte o gün akşama doğru ceplerimiz parayla geri dönüyoruz Hocam, yol kenarında bakımlı koyun sürüsü, yüksekçe bir yere oturmuş yaşlıca bir çoban; meğer sürünün sahibiymiş sonradan öğreniyoruz.’ Çılgın Hasan o kadar güzel ve akıcı konuşuyor ki, dakikalar nasıl geçiyor, saatler nasıl hız kazanıyor farkında değilim.” Köpeğin gözleri bende, usulca hırlıyor…

Sahibi sevgiyle okşuyor temiz parlak tüylerini, bakışlarında nasıl bir sevecenlik var kelimelere dökülmez. Birde insanlardan nefret ettiğini söylüyor; köpeği seven insanları nasıl sevmez…
“Devam edecek…”

 


Son Güncelleme: 12.01.2015 23:02
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
banner89

banner79

banner78

banner83

banner90

banner26